Terapi gibi bir kitap

“Çanlar, önlükler, buhurla birlikte Tanrı korkusu da tavan arasında bir sandığı kondu, anahtarı yok edildi.”

Düşünen Bir Yürek – Susanna Tamaro (Can Yayınları, Temmuz 2016)

Doksanların ortasından bu yana çoksatar romanlarıyla tanıdığımız İtalyan yazar Susanna Tamaro’nun Düşünen Bir Yürek adlı yeni kitabı Eren Cendey’in çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı. 1957’de İtalya Trieste’de doğan Susanna Tamaro, zor bir çocukluk dönemi geçirmiş. 18 yaşındayken tanık olduğu deprem ve 25 yaşındayken geçirdiği ölümcül bir hastalık Tamaro’da derin izler bırakmış. Yazmaya 27 yaşında başlayan Tamaro’nun edebiyat dünyasında tanındığı ilk eseri, Tek Ses İçin adlı öykü kitabı.

1994’te yayımlanan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı romanı ise bizim onunla tanıştığımız sürecin başlangıcı. Bu roman aylarca liste başı oldu, birçok dile çevrildi, yazarı dünya çapında bir üne kavuşturdu ve beyazperdeye uyarlandı.

dusunen bir yurekTamaro’nun denemelerinden oluşan yeni kitabı Düşünen Bir Yürek’in hemen başında ise çok tanıdık bir isme rastlıyoruz, Mevlânâ: “Allah’ı aradığında, Allah senin gözlerinin nazarıdır…”

Kitapta beni etkileyen şeylerden biri, kafasının içindeki sorularla yaşayan küçük bir kız çocuğu olan yazarla karşılaşmak oldu. Benzer bir çocukluk ruh haline sahip idiyseniz, sizi de hızla çocukluğunuza döndürecek bu kitap. Belki de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri; bugünkü tüm kemikleşmiş yargılarımızdan sıyrılıp, zihnimizin çok daha esnek ve yeniliklere açık olduğu o masum, merak dolu ve pamuk kalpli günlere dönmek.

Peki buna neden bu kadar ihtiyacımız var? Değişen ne? Tamaro’nun dilinden söylersek; “Çanlar, önlükler, buhurla birlikte Tanrı korkusu da tavan arasında bir sandığı kondu, anahtarı yok edildi.”

Şimdiye kadar geçtiğimiz duraklardan geçip şu an olduğumuz kişiye dönüşmeden önce biz kimdik? Kafamızda siyasi şablonların olmadığı, sosyal medya denen paylaşım biçiminin henüz icat edilmediği… dünyayı el yordamıyla, yavaş yavaş, sindire sindire öğrenmeye çalıştığımız o uzak ve buğulu çocukluk yıllarında nasıl birisiydik? Nelerden hoşlanıyor, neleri seviyor, nelerin hayâlini kuruyorduk? Doğayla, toplumla, yaşamla ve evrenle ilişkilerimiz nasıldı? Peki ya din hakkında neler biliyor, neler hissediyorduk? Şu an inandığımız şeylerin tohumları kalbimize ne zaman ve ne şekillerde atıldı hatırlıyor muyuz? İnandıklarımıza olan inancımız yeşerirken onu besleyen veya zayıflatan şeyler nelerdi? Adalet üzerine hiç düşünür müydük? Şüphelerimiz, isyanlarımız, cevap arayan sorularımız var mıydı? Vardıysa eğer, cevapları bulduk mu? Yoksa biz hâlâ ve daima arayanlardan mıyız?..

Sevim Gözay – Posta Kitap (Temmuz 2016)