Sevgi neydi, sevgi emekti…

Paylaş

En hakikatli, en ağır jönlerimizden Kadir İnanır ile başrolü paylaştığım bu fotoğrafın gerilim yüklü, “ürkünç” kamera arkası hikayesini paylaşmak istiyorum sayın okuyan. Hem kafamız dağılır, soluklanırız biraz.

Efendim, günlerden bir mayıs sıkıntısı perşembesi. İzmir havaalanında karşılaştığımız hava bizi oracıkta boğmaya yemin etmiş gibi. Öylesine bir sıkıntı, görülmemişçesine bir ağırlık. Olay yerine vardığımızda da değişmiyor atmosfer, bilakis artarak devam ediyor bunaltıcı etkenler. ‘İzmir Çetesi’ dizisinin setindeyiz. Ve Kadir İnanır’la ilk karşılaşma: Ayy, nasıl yarım ağız bir “merhaba”, nasıl yarım el bir tokalaşma, anlatamam. Hay bin pişman oluyorum geldiğime geleceğime. “Ne bekliyordun, bando mu?” diyebilirsiniz bu sahnede, haklısınız ama insan bozuluyor öyle demeyin. Başına gelen bilir. Bu arada benim görevim Jim; dizi tutkunları için şöyle tatlı bir röportaj çıkarmak kendisiyle. Ama bakalım, kısmet!

Neyse, çarşı çekimi başlıyor. Beklemeye alıyoruz biz de kendimizi, set demek beklemek demek zaten. Sempati kazanmak için figürasyona omuz veriyor, CV’mize altın bir madde ekliyoruz iki arada bir derede. Kısadan da kısa sürüyor tabii rolümüz. Ev çekimine doğru yola koyuluyoruz yavru ördekler gibi çekim ekibinin ardına takılıp. Yol boyunca, Kadir İnanır’ın sette estirdiği kuzey rüzgarları hakkında yakası açılmadık efsaneler dinliyorum basın mensubu arkadaşlardan. Genel kanı, “Ben babamdan tırsmıyorum bu kadar ama Kadir Bey’in yanında çenem titriyor” yönünde. Başımıza ne işler gelecek kim bilir diye diye varıyorum dizi evine.

Bahçe kapısının aralığından kafamı uzattığım saniye Kadir İnanır’ı görüyorum. Arkama bakmadan şehir merkezine doğru koşmak geliyor o an içimden. Ama yapamıyorum, sabit bakışları beni de sabitliyor. Hatta hükmediyor. Şuursuz bir şekilde yanına varıp, “Müsait olduğunuzda kısa bir röportaj” diyorum en kibarcık sesimle. Beş uzun saniye süren ve insanın eline ayağına gemici düğümü atan koyu bir sessizlikten sonra, “Sabaha kadar buradayız, yaparsınız” karşılığını alıp oturuyorum Kadir Bey’den.

Sonraki saatler boyu, magazinci arkadaşları bir keresinde tam dört gün bir otelde esir ettiğini dinliyorum. Nasıl yani diye panikliyorum. Hiiiç, öyleymiş işte. Dört gün konuşmamış Kadir Bey, onlar da kamera elde beklemişler mecbur. Ya bize de öyle yaparsa?! Ama akşam uçağıyla dönüyorum ki ben. Yani dönmem lazım, dönmezsem her şey birbirine girer. Fakat o da ne? Gökyüzü hızla kararıyor ve ‘Ellerim Bomboş’ şarkısı başlıyor aniden fonumda. Ve hava bir patlıyor ki… o ne sağanak sayın İzmir! En fenası da, dizi evinden başka sığınacak yer yok.

Set iptal, her şey duruyor. Ayağımda çivit mavisi galoşlarla Kadir İnanır’ın karşısındaki koltuğa ilişmek zorunda kalıyorum. Dizlerimizin arasındaki mesafe bir buçuk metre ya var ya yok. Yer yarılsa tercih ederdim yani. O an orada olmamdan daha doğal ne olabilir ki havalarına girme gayretim ömrümden iki yıl yemiştir yemin ediyorum. Yorgunluğu, bıkkınlığı da yüzünden okunuyor Kadir İnanır’ın.

Ağrısı mı var acaba? Canı da yanıyor sanki. Buralarda mı oturuyor acaba? Var mıdır ki sevdiği? Sevgi neydi? Sevgi emekti… temalı bir dalgınlığa yuvarlanıyorum boynumu büküp. “Hangi kanal?”, “Saat kaçta?”, “Ne programı?” gibi sorular duyuluyor kesik kesik. Odadakilerin kaş göz etmesiyle bana sorduğunu anlıyorum ve bir o kadar yalın yanıtlar veriyorum. Kadir İnanır’ın gözleri kapanıyor ve uykuya dalıyor o an.

Yağmur durmuş mu dur bir bakayım hele gibilerden sıvışıyorum odadan o ara. Üstünü örtmedim diye de suçluluk duyuyorum bir yandan. Dışarısı da hiç ümit vermiyor. Yağmurun duracağı ihtimali hayal gibi. Gün tamamen düşecek zaten birazdan. Denizde kum tanesi kadar olan umudum tamamen yalan olacak böylece. Yenilginin, yanmış balatayı andıran kesif kokusu doluyor burnuma. Kederli başımı nerelere vuracağımı netleştirmeye çalışırken, “Kadir Bey çağırıyor” diye fısıldıyor biri çabuk çabuk. Emir eri gibi, o saniye bitiyorum odanın kapısında. “Bul bir şemsiye, çıkalım konuşalım dışarıda” diyor, Selvi Boylum’daki şefkatli sesiyle birden. Mucize!

Sonrası sahiden film gibi. O tarihi sağanağın altında, bir elimizde şemsiye, bir elimizde mikrofon, romantik görünümlü melankolik bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Sonuç olarak o zor günün manşeti şöyle çınlıyor kafamda: Selvi boylum, altın kalplim…

selvi boylum altın kalplim

Kadir İnanır, Sevim Gözay –
“Bir fotoğrafın kamera arkası”, 2011.

Not: 2011 yazında TRT 1’de yayımlanan Dizikolik programı için yaptığım röportajın kamera arkasını yazdığım bu yazı aynı günlerde Akşam Gazetesi’ndeki köşemde yayınlanmıştır.

Paylaş

Kimler Neler Demiş?