Rehberli bir Beyoğlu günü

Beyoğlu’nda en son ne zaman iyi ve kaliteli bir zaman geçirdiniz? Benim epey olmuştu doğrusu.  Seda ve Saadet Özen hanımlardan özel bir Beyoğlu turu daveti alınca yağmur soğuk demeden koştum. 23 Nisan’ın geleneğidir, hep bir titretir ya hava, bu seferki öyle böyle değil resmen kıştan kalma bir gün! Taksim’de heykelin orada buluşuyor grup. Kulaklıklarımız dağıtılıp –rehberimiz her şeyi düşünmüş- grup tamamlanıncaya kadar meydan soğuğunu iliklerimize kadar idrak ediyoruz. Sızlanmak yok ama, tarih-kültür ve hikaye dolu güzel bir gün olacak bu, kararlıyız…

IMG-20170423-WA0013

Buluşma noktamızda başlayan anlatımdan hatırımda kaldığına göre zamanında Pangaltı’ya gitmek bile yarım gün sürüyormuş Taksim’den. Yol bozuk, yolculuk şartları yetersiz.

Rehberimiz Saadet Özen’in çevirmen ve tarihçi bir İstanbul rehberi olduğunun altını çizelim bu arada. Bize bu buluşmayı armağan eden kız kardeşi Seda Özen ise restoratör mimar. Normalde Beyoğlu turunu dört günde tamamlıyormuş Saadet Hanım, bizimki hızlandırılmış mini bir tur, bir fragman…

İstiklal Caddesine girer girmez kulaklıkların hayatiyeti ortaya çıkıyor. Güneş yükselirken kalabalık artıp cadde sesleri iyice yükseldiği halde hız kesmiyor bu sayede anlatımlar. Sokak müzisyenleri bile vız geliyor. Ve öyle bir kondisyon ki, saniye boş geçmiyor Saadet Özen. Romanlardan, anılardan, ticari kayıtlardan, mimarlardan, edebiyatçılardan, bohemlerden, ünlü-ünsüz ailelerden, paşalardan, padişahlardan, sürgünlerden ve de göçmenlerden ne hikayeler anlatıyor ne hikayeler.

İstiklal’in hemen girişinde edebiyatçıların uğrak mekanı olan cafe mesela –şimdiki Kızılkayalar’ın üstündeki Burger King’in olduğu yer- uzun süre varlığını sürdürmüş ünlü bir mekan. Belli ki ucuzdu da diyor Saadet Hanım, edebiyatçılar hiç kazanmıyordu neredeyse o zamanlar. Hoş, şimdi de kazanabilenlerin sayısı az ama o zamanlar çok daha vahim tabii.

Sıraselviler’e doğru kıvrılıp İstiklal’in solundaki ilk sokağa yukarıdan giriyoruz. Azınlık okulları, Aya Triada Kilisesi ve son kapanan Hayal Kahvesi’nin olduğu sokak. Kilisenin bahçesi kedi cenneti –daha önce girmemiştim- ağaçların altına kıvrılmış keyifle uymakta mırnavlar. Yeni cilalanmış mermer zemine basmadan kiliseyi kısaca ziyaret edebildiğimiz için şanslıyız. Çok bakımlı ve güzel bir Rum Ortodoks kilisesi.

İstiklal’e inmeden Abdullah sokağa sapıyoruz aradan –fotoğrafçı Abdullah Kardeşler’den alıyormuş adını bu sokak- ve Küçük Parmakkapı’ya bağlandığı noktada yer alan, Saadet Özen’in ‘Nakkaliye’ adını verdiği kişisel mekanında bir mola veriyoruz. Bu çok özel kütüphane dairede bizi bekleyen sıcaklık, olağanüstü güzellikteki sürpriz sofra ve özel film gösterimi canımıza can katıyor. Müthiş bir ev sahipliği ve cömert bir dostluk gerçekten. Sokağa çıkarken kendimi içeride unutturmanın yollarını aramadım değil.

Hemen arkası Büyük Parmakkapı sokak ve girişinde eski Hayal Kahvesi’nin –çoktan kapandı malum- bulunduğu Afrika Han. Ragıp Paşa’nın yaptırdığı üç handan biri; Afrika, Anadolu, Avrupa. Osmanlı’nın olduğu üç kıtanın ismini almış bu hanlar.

İlginç bilgilerden bazıları da ilk film gösterimleri hakkında. Halka açık ilk gösterimin Galatasaray’daki Sponeck Birahanesi –Suriye Pasajı’nın karşı sırasında tabelası var artık buranın-, ilk yerleşik sinemanın Tepebaşı’ndaki Pathe Sineması –bugünkü TRT’nin olduğu yer- olduğunu biliriz. Ancak Saadet Hanım bu “ilk” vurgularına çok da güvenmeyin diyor, çünkü aynı sıralar arabalarla sinema makinesi götürülüp İstanbul’un boğaz köylerinde ve suriçinde benzeri film gösterimleri yapıldığından söz eden kayıtlar mevcutmuş. Şimdiki Fitaş’ın olduğu yer ise çok eskiden Moulin Rouge gece kulübüymüş bu arada. Babamın anılarında yeri olduğu için bunu öğrenmek benim için ayrıca önemli bir kayıt oldu.

Tüm gün süren hızlı turda anlatılanların çok küçük bir kısmı elbette bunlar. En yakın zamanda yeni bir tura katılmayı iple çekiyorum. İlginizi çektiyse Saadet Özen’i ve Seda Özen’i takibe alın ve sakın bırakmayın. Grubun tüm özel üyelerini keşfetmek için flooda göz atabilirsiniz.

Kendini yenilemeyi ve ayakta kalmayı her zaman bir şekilde başarmış olan Beyoğlu dilerim yine yeniden hayata döner, sanat ve eğlence dolu cıvıl cıvıl günlerine kavuşur.

Bugün bir kez daha anladım ki:

  • Roman, hatırat ya da günlük olarak yazılmayan her şey yok olmaya mahkum. Ne eşsiz insanların-hayatların ne büyük ailelerin tarihin karanlık dehlizlerinde yitip gittiğine inanamıyor insan. Her şey bittiğinde geriye hiç değilse bir “hikaye” kalması için yapılacak yegane şey: oturup onu yazmak. Bugünün en büyük dersi budur…
  • Mekanları, binaları, adresleri iyice tarif etmek de çok önemli yazarken. Çünkü sokak isimlerinden bina numaralarına kadar her şeyin durmadan değiştiği, dahası yanıp yıkıldığı -ya da taşındığı(!)- ve ille bir hokus pokusa karıştığı gayya kuyusu bir şehir bu güzelim İstanbul. Ve öyle görünüyor ki artık en güzel yeri tarihi.
  • Günün diğer büyük dersi: yıllar yılı önünden geçip durduğumuz binalar, bulunduğumuz-yaşadığımız ve değişmesine tepki duyduğumuz sokaklar ve doğup büyüdüğümüz şehir hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Bunu ne yapıp edip aşmalıyız.
  • Son uğradığı büyük değişim, talan ve tabii terör saldırıları sebebiyle ellerin-ayakların bir bir çekildiği ve adeta kaderine terk edilen Beyoğlu’nu yeniden sevmek, onunla barışıp yeni bir ilişkiye başlamak için ihtiyacımız olan şey rehberli bir tur belki de. Neyin bir zamanlar ne olduğunu anlamak çok zor yoksa.
  • Şehrin uğradığı belleksizleştirme ve anı silme harekatını çok kırıcı hatta dayanılmaz bulan biri olarak bugün gördüm ki, şimdiye kadar yok edilenler ve yok sayılanlar, bizlerin tanık olup yasını tuttuklarından katbekat fazla.
  • Öyle görünüyor ki, sevgili Saadet Özen’den bir ‘Beyoğlu belleği kitap listesi’ edinmek hepimizin yararına olacak. Dolayısıyla bunu hedefliyorum en yakın zamanda. Bu film gibi gün için kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum.