Murat Daltaban’la Prenses Kaguya Masalı seansı

“TÜRKİYE’DE YÖNETMENLER ‘OYUNCU’YU HİÇ TANIMIYOR”

Bugünkü sinema arkadaşım aktör-yönetmen ve Dot Tiyatro’nun kurucusu Murat Daltaban. Son on yılda Türkiye’de alternatif tiyatroyu popüler hale getirmeyi başaran yenilikçi ve öncü isimlerden. Hazır Birdman’le Broadway’in perde arkasına geçip gösteri dünyasının görünmeyen yüzüyle karşılaştığımız şu günlerde, ‘oyuncu’nun, oyunculuğun derinlerine bakmanın tam sırası diye düşünüyorum. Bu seansta Daltaban’la birlikte izlemek üzere seçtiğimiz film, ‘Prenses Kaguya Masalı’. Röportaj boyunca hem bu özel animasyonu konuşacağız, hem de ödül sezonunun en gözde yapıtlarından Whiplash, Birdman, Boyhood, Kış Uykusu gibi filmler hakkındaki görüşlerini soracağım. Ve daha da neler neler. Filmden çıkar çıkmaz en yakın kafeye geçiyoruz ve düğmeye basıyorum. İşte kayıt!

afis_prenses kaguya

‘Prenses Kaguya Masalı’nı izledik, neler düşünüyorsun?

Çok istiyordum, iyi ki seyrettim. Hikâyede bir toprağa dönüş var. Doğum, yaşam, ölüm döngüsü var. 80 yaşında bir yönetmenin bu masalı anlatmak istemiş olması çok etkileyici. Masal deyince de folklorik olmasının ötesinde, aslında en yalın haliyle bir çizgi film seyrediyorsun. Bütün gösterişi detaylarında, dokusunda, fırçanın kâğıt üzerindeki etkisinde. Karşındakinin sanat eseri olduğunu hissettiriyor bunlar. Yaptığı iş aslında bir halk ozanlığı gibi. Yüzyıllardan gelen bir masal, tekrar, yeni baştan, bize geri geliyor.

Hem de bu çağda, böyle organik, el yapımı bir animasyonla. 80 yaşında bir yönetmen, 8 yıl süren bir çizgi macera! Çok özel değil mi?

Bir kere bir ustanın elinden çıktığını sürekli hissediyorsunuz. Bir de işin felsefesinde sabır var. O adamın hayatının onda biri neredeyse 8 sene. Heidi’nin yönetmeni ya bir de bu (Isao Takahata), biz onu seyrederek büyüdük, bizim jenerasyon. Seviyorum Stüdyo Ghibli filmlerini. Oğlum da çok seviyor. “Niye seviyorsun” diye sordum geçen gün. “Hani insanın kalbi vardır ama fark etmez ya normal zamanda, Japon çizgi filmi seyrettiğimde kalbimin çarptığını hissediyorum” dedi. 10 yaşında çocuk bu. Başka bir yerden dokunuyor demek ki bu filmler.

Çok gider misin sinemaya?

Vakit çok kıymetli ve onu iyi yapıtlarla değerlendirmem gerektiğine inanıyorum. Şimdi meselâ Kaguya’yı seyrettikten sonra benim ona tekrar bakmam lazım, o ihtiyacı hissediyorum. Çünkü dramaturjik yapısında bir ustalık var. Dörde, beşe ayrılmış bir yapı. Kızın köyden topraktan ayrılması, geri dönüşü, ikinci dönüşü, üçüncü dönüşü ve sonu. Her seferinde neyi arayarak döndüğünü anlamak için benim onunla vakit geçirmem lâzım. Şiir böyle bir şey aslında. Tekrar tekrar dönüp okursun şiiri ve her satırında her kelimesinde yeniden bir şey keşfedersin. Sanat orada gizli. Onun için ilişkimi artık öyle kurmaya özen gösteriyorum sinemayla. Daha geniş zamana yayarak, bir filmin bana söyleyeceği şeylere daha fazla izin vermeye çalışıyorum. Süreç içerisinde yönetmeni de tanıyorum. O hikâyeyi niye anlatmak istemiş olduğu üzerine bir şeyler fark ediyorum. Çünkü bir tecrübe, bir hedef, bir şey vardır orada.

Şanslıyız ki, ibadet gibi yapılmış bir film izledik.

Seçerken böyle film seçmeye çalışıyorum artık. Çünkü video eve girdiğinden itibaren günde sekiz film seyrederek başladım ben. Ve yıllar boyu bütün boş vakitlerimi film seyrederek geçirdim.

“SİNEMADA İZLEDİĞİM İLK FİLM, TEK BAŞINA ORMANA DALMAK GİBİYDİ. ÇARPILMIŞ OLARAK ÇIKTIĞIMI NET HATIRLIYORUM.”

İlk ne zaman, ne izledin sinemada hatırlıyor musun?

Tek başıma giderek izlediğim ilk film, ‘Taksi Şoförü’/‘Taxi Driver’. 13 yaşındaydım. Arı Sineması vardı Ankara Bahçelievler’de. Çok büyük, çok konforlu bir sinemaydı.

Sonradan TRT Ankara Arı Stüdyoları olan yer mi?

Evet. Üç katlı, muhteşem büyük bir salondu. Çarpılmış olarak çıktığımı çok net hatırlıyorum. Tek başıma ormana dalmış gibi bir macera. Robert DeNiro’nun da, Martin Scorsese’nin de, Jodie Foster’ın da bir daha yapamadığı kıymette bir filmdir. Muhteşemdir ve hâlâ çok yeni bir filmdir.

DeNiro’nun o meşhur ayna önü performansı da ikona dönüştü malum, sonradan.

Çok etkileyici bir karakter zaten (‘Travis Bickle’). İyi mi, kötü mü, hasta mı, değil mi, anlayamadım o zaman. Özdeşleşebileceğin bir karakter değil. Ama uzaklaşabileceğin bir karakter de değil. Çok tuhaftı. Ergenlikle ilgili bir şey tabii, tehlike seni gıdıklıyor. Kızı kurtarmak ve oradan çekip almakla ilgili büyüsü çok güçlüydü adamın.

En son ‘Rüzgârın Hatıraları’ (2014) adlı filmde oynadın, nasıldı?

Güzel bir senaryoydu. Ufak bir rol ama uzun zaman sonra onu seçtim. ‘Sonbahar’ı (2007) çeken Özcan Alper’in filmi.

Güzel ama neden çok az filmde görüyoruz seni? Uygun projelerle mi buluşamıyorsun, ne oluyor?

Senaryo geldiği zaman -televizyon değil de sinemaysa- bir derinlikle ilişki kurmak istiyor insan. Ben 2500 yıl öncesinden bugüne gelen tiyatro metinleriyle çalışarak oyuncu olarak yetiştim. Dünyanın en iyi aktör metinleriyle çalışınca, karşındaki metnin de bir derinliği olsun istiyorsun. O yüzden çok düşkünlüğüm yok oyunculuk açısından sinemaya. Televizyon oyunculuğuyla hiçbir fark görmediğim için tercih etmiyorum.

“TELEVİZYONDAKİ EKSEN KAYDIRMALAR, HİKÂYE ANLATMADAKİ FANTAZİLER SİNEMADA DA ETKİSİNİ GÖSTERİYOR.”

‘Kış Uykusu’nu nasıl buldun bu açıdan?  

Çok güzel film diyoruz falan ama fikrinin çok dürüst olmadığını düşünüyorum.

Neden ve nasıl?

‘Aydın’ eleştirisinin çok eski bir yerden tanımlandığını ve haklı olmadığını düşünüyorum. Aydının tanımlaması o filmde, Cumhurbaşkanı’nın tanımladığı gibi, “Elinde viski bardağıyla yaşayan tiyatrocu”. Bugün herşeyin siyasileştiği gibi aydın kavramı da siyasileşti, muhalefette tanımını buluyor ve 35 yıl öncesinin aydını değil. Kendine dürüst olmadığını düşünüyorum onun için (filmin), aydının tanımı bu değil çünkü bugün. Ya da taş atan çocuklar. Bu memlekette taşı atan çocuklar devlete atıyor, aydına atmıyor taşı. Çok eksen kaydırması var. Ya da sonunda polis olmaya karar veriyor çocuk. Bunun çok sert olduğunu düşünüyorum, doğru olmadığını düşünüyorum. Dünyanın en iyi yönetmeni olabilir, ama filmin yönetmenden bağımsız olmadığını düşünüyorum. Ve bu beni rahatsız ediyor. Yönetmenin hikâyesini böyle anlatması bende soru işaretine sebep oluyor.

Bir Batılı fark edebilir mi sence bunları, o filmi izlerken?

İşte bak, iki film var orada. Batılı başka bir şey seyrediyor, ben başka bir şey seyrediyorum. Benim seyrettiğim, benim ikna olduğum bir hikâye değil. Burada haksız bir fikir olduğunu düşünüyorum. Aydın dediğin kişiyi Ankara’da İstanbul’da yaşayan kişi olarak tarif etmek çok haksızlık. Neşet Ertaş aydın değil midir? Bence aydındır. Etrafını aydınlatmış, zenginleştirmiş bir sanatçıdır. Eksenleri kaydırınca, olanı tanımlamıyorsunuz. Bu beni çok huzursuz, mutsuz ediyor.

TİYATRO, DÜN VE BUGÜN

Beş on sene önce “öldü-ölüyor” denen tiyatroda birden bir şeyler oldu. Yeni yeni, genç genç gruplar doğuyor. Ara katlarda, çatılarda, bodrumlarda her yerde. Bütün oyuncular sahnelerde. Para kazandırıyor mu alternatif-bağımsız tiyatro artık? 

Tiyatronun para kazandırması mümkün değil. Kopyalanabilir bir şey olmadığı için, çoğaltılıp satılması ve kâr etmesi mümkün değil. Her gün, her seferinde yeniden prodükte edilen bir iş tiyatro. 1500-2000 kişilik salonlarda oynarsanız kâr edebilir. Ama o salonda etki uyandırmak için de kadronun büyük olması lâzım. Kodro otuz kişi olduğunda da yine bütçen çok artar. Broadway müzikallerindeki gibi 10-15 sene oynarsan kâr edersin. Bizim için tiyatrodan para kazanmak mümkün değil yani. Onun için devletin bir görevi, bir misyonu olarak ayakta tutuluyor tiyatrolar. Çünkü sosyal yapının içinde tiyaronun durduğu yer çok önemli. Oyuncu kalitesini belirliyor, metin kalitesini belirliyor, sanatsal devinimi-evrimi etkiliyor. Etrafındaki sektörle ve kültür hayatıyla çok fazla ilişkisi var. Ve şu var, ticari olamadığı için kirlenmiyor tiyatro.

Devlet himayesindeki yapı da mı kirlenmiyor?

O yapıda kirlilik diye tarif edilen şey yönetim bozuklukları. Yani kötü yönetilen bir yapıyı ‘kirli’ diye değerlendirmek doğru değil. Devlet tiyatrolarının, şehir tiyatrolarının çok önemli görevleri var. Ve bunu senelerdir yerine getirdiler, getiriyorlar. Benim arkadaşlarım hayatlarını Anadolu’ya tiyatro yapmaya adadı. Diyarbakır’da, Erzurum’da, Van’da, diğer Anadolu şehirlerinde. Hepsi konservatuar mezunu. “Bankamatikten para çekiyor” derler meselâ, oyuncuların aldığı para ufaktır. O parayla sınırda yaşarlar, hele İstanbul’da. Ayrıca da çalışmayan adam sayısı çok azdır. Çok haksız eleştiriler vardı. “Viski bardaklı tiyatrocular” diye tanımlandığı noktada işte, bütün tiyatrocuların imajı oraya taşınıyor. Hiç öyle değil. Onun için oradaki (Kış Uykusu’ndaki) ‘aydın’ tanımlaması çok haksız. Tiyatro üzerinden üstelik. Batı tarzı tiyatro, son 150 yılın en önemli sanat ve kültür kazanımlarından biridir. Niye bir sinemacı, bir edebiyatçı, bir gazeteci değil hikâye kahramanı? Niye tiyatro?

(Sanat ve kültür programlarımız yok, bu tartışmalar yapılamıyor. Ayrıca sanat ve kültür camiasında ve medyasında ciddi otorite boşlukları var. Böyle soruları kimse sormuyor, cevabını aramıyor. – S.G.) 

‘Çekmeceler’i izledin mi?

Hayır, içimden gelmedi. Çünkü yönetmenin bir röportajda kadın oyuncularla ilgili söylediği şeyler çok üzücüydü. O noktada çok ikna olduğum bir şey var ki, Türk sinemasında yönetmenler oyuncuları asla tanımıyor. Bir oyuncuyu nasıl yönetebileceklerini bilmiyorlar. Bir metnin oyucuya nasıl aktarılacağından, oyuncunun o metne nasıl motive edilmesi gerektiğinden haberleri yok.

Güncel yönetmenler mi böyle, yoksa eski Yeşilçam da mı böyleydi?

Genel. ‘Oyuncu’ kimliğini tanımıyorlar. Bunun sonucunda da, sadece fotoğraftan oluşan filmler haline geliyor. Bir ressam eğer kullanacağı rengin kalitesini, fırçanın kalitesini bilmiyorsa resim yapamaz -yapmamalıdır ya da. Fırça darbesini nasıl kullacağını bilmemek gibi, oyuncuyu nasıl kullanacağını bilmeyen yönetmenlerle çalışmak zorunda kalıyor oyuncular sinemada. Bu gerçekten çok yorucu, hırpalayıcı bir şey. Çünkü oyuncu kendini dışarıya ne kadar güçlü ve havalı gösteriyorsa da, kabuğu çok incedir. Çok rahat kırılabilir. O kabuğun inceliğinden zarar görmemek için, ekstra bir kabukla yaşar. Hatta sete öyle gider, sahneye öyle çıkar. Oyuncu, her ne kadar saklasa da kendi geçmişini, tarihini sahneye getirir. Malzemesi odur çünkü. Bunu da estetize ederek yapar, yapmak zorundadır. Profesyonellik orada geliyor zaten. İç malzemeni ya da bedensel malzemeni estetik bir forma dönüşmektir ustalık. Gerçek oyuncu bunu yapar.

Sen nasıl çalırsın oyuncuyla?

Hep seve seve. Elim hep üstlerindedir, hep sırtlatını sıvazlarım.

Otoriteyi sarsmıyor mu o yakınlık?

Hiç sarsmıyor. Birçok yönetmen çok sert çalışır -biz de aslında dayak yiyen jenerasyon olarak büyüdük. Ama karşılıklı güven üzerinden ilişki kurduğun zaman oyuncuyla, verim almak çok daha kolay. Ve ruha dokunabiliyorsun o zaman. Çünkü oyuncu kendini görmediği için iyi mi yapıyor, kötü mü yapıyor bilemiyor ki. “Acaba nasıldım?”. O kabuk o yüzden çok ince. “İyiydi ama şöyle bir denesene, bir bak bakalım nasıl oluyor” demek daha etkilidir.

Şanslı demek ki sizinkiler…

Ama o şansı kendileri yarattılar. Birbirlerine inandılar ve çok güçlü bir kadro oldular.

“TİYATRONUN ESKİLİĞİNDEN SÖZ ETMEK MÜMKÜN DEĞİL. ON TANEDEN DOKUZU İYİ OLMUYOR, AMA BİR İYİ PRODÜKSİYON İŞİ GELECEĞE TAŞIYOR. EVRİLMEYE SEBEP OLUYOR. SİNEMADA DA ÖYLE. ”

Geçtiğimiz günlerde SİYAD, 100 yılın 100 filmi listesini açıkladı. Birinci sırada Yılmaz Güney’in ‘Umut’ filmi var. ‘Sürü’ ve ‘Yol’ da yine ilk 10’un içinde. 

Yılmaz Güney filmleri Yeşilçam’ı ayakta tutan 3 ayaktan biridir bence de.

Favori Yeşilçam filmlerin?

Oldukça ticari bir sinema Yeşilçam, en azından yapımcılar açısından. Zevkle seyrettiğimiz aile filmleri vardır ama benim kişisel olarak etkilendiğim filmler Atıf Yılmaz ve özellikle Ömer Kavur filmleri. ‘Anayurt Oteli’ni çok severim. Senaryosunu Orhan Pamuk’un yazdığı ‘Gizli Yüz’ü. Yeşilçam deyince başka yere koyduğum film ise, Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ (1965). Alain Resnais’in ‘Marienbad’da Geçen Yıl’ (1961) filmiyle birbirlerine çok benzerler. Müthiştirler. Metin Erksan’ın çok önemli bir yönetmen olduğunu ama haksızlığa uğradığını, küstürüldüğünü düşünüyorum. Nedenlerini bilmiyorum.

“SİNEMA ÇOKLU BİR PROJE. SEN OYUNCU OLARAK NE OLURSAN OL, YÖNETMEN VE SENARİST KADAR VARSIN ASLINDA.”

Dünyadan beğendiğin bir aktör? Al Pacino, Jack Nicholson, Marlon Brando demek yasak, ona göre. 🙂

Ryan Gosling. Bence çok yeni bir şey yapıyor. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Yeni jenerasyon oyunculukla ilgili çok güzel ipuçları var o çocukta, çok etkili. Yakışıklılığın falan dışında bir şey.

Karşısına koyabileceğin yerli bir isim?

Kıvanç’ın (Kıvanç Tatlıtuğ) son hallerini seviyorum. İyi yönetildiği zaman iyi sonuç alınan bir oyuncu oldu. Tatmin edici buluyorum seyrederken. Disiplin fışkırıyor ve o hoşuma gidiyor.

Beğendiğin kadın oyuncu?

Beren’i (Beren Saat) beğeniyorum. İyi bir yönetmenle çok iyi sonuç alınabilecek bir oyuncu. İyi değerlendirilebilse çok iyi bir sinema oyuncusu olur. Çok disiplinli. Gerçekten karşı karşıya geldiğinde güvenebileceğin bir oyuncu.

Farah Zeybep Abdullah?

Plastiği çok güzel ama malzemesi zayıf, oyuncu olarak. Çalışması lâzım.

Fahriye Evcen?

Hiç seyretmedim. Magazinden takip ediyorum, sevgilisiyle birlikte çok enteresanlar. (Kahkahalar)

“KADIN KAFASINA İHTİYAÇ VAR TÜRKİYE’DE”

Dünyadan yönetmenlerin?

David Fincher. Kurgu kafası ve senaryoya yaklaşımı bence 21’inci yüzyıl sineması. David Lynch. O benim rüyalarım. Ben çok rüya görürüm ve David Lynch’i seyrederken kendimi rüyadaymış gibi hissediyorum. Onun dönemine denk geldiğim için çok şanslıyım. Benim bilinçaltım odur -bilinçdışı diyorlar şimdi.

Neden hiç kadın yönetmen ismi gelmiyor acaba bu soruda?

Doğru. Ben de nefret ediyorum bundan. Fakat Türk sinemasında kadınların patlamaya hazır olduğunu düşünüyorum. Yakında kadın yönetmenlerin bir hareket, bir akım olarak ortaya çıkacağına inanıyorum. Türkiye’yi dönüştürecek olan şey aslında o kafa. Kadın kafasına çok ihtiyaç var. Sonrasında ne olur hiç bilmiyorum ama artık kontrolü ele geçirseler çok iyi olur.

David Fincher demişken, ‘Gone Girl’?  

Muhteşem bir filmdi. Herkes sevmedi belki ama bence kadın ve erkeği tarif eden, tanımlayan muhteşem bir film. Bunu romandan bağımsız yapabildiğini düşünüyorum. Yani bir kadının ne olduğu, erkeğin ne olduğu ve birbiriyle çarpıştığı zaman nasıl bir enerji çıkacağını ancak David Fincher kafası böyle anlatabilirdi.

‘Whiplash’?

Okuduğum eleştirilere inanamıyorum. Yazıların hepsi işte faşizm, baskı vs. İnanamıyorum böyle bakıldığına. Benim orada gördüğüm bambaşka bir şey. Oradaki hoca karakteri -ve devamı olarak öğrenci de- kesinlikle bir faşizm figürü değil. Mükemmelle uğraşan ve mükemmeli hisseden, duyabilen bir karakterden bahsediyoruz. Hayatı onu aramakla geçmiş. O çok acılı bir nokta, onu aramak… Sondaki benliğini yıkış sahnesi ne muhteşem bir sahne. Bütün heykelini yıkıyor. Çünkü ona (o yıkıma) ihtiyacı var. Bence insanlığın trajedisi de o. Mükemmeli aramak ve bulamamak. Bulamadığındaki o baskı, o saldırganlık, o öfke, şiddetin üremesi; insanlığın bütün hikâyesi bu. Saniyenin onda birindeki aksamayı duyabilen bir adamın çektiği acıyı düşünebiliyor musun? O öğrenci de, o baskıdan şikâyetçi değil ayrıca. O zaten o adamın devamı…

Sanatı sanat yapan oradaki o tavizsizlik değil mi ayrıca?

Evet! Çünkü o adam bir sanatçı. Faşizmle sanatı bir araya getirmek çok büyük haksızlık. Full Metal Jacket’daki çavuşa benzetmiş bir eleştirmen, asla! Sanatla militarizmi aynı kefeye koyamazsın. Bir sanatçıyla, mükemmeli arayan bir karakterle bir çavuşu aynı resmin içine yerleştiremezsin. Otorite, iktidar değil çünkü oradaki hesap. Çok enteresan ve çok yanlış okunan bir film bence.

Alıngan mı davranıyor acaba insanlar izlerken?

Sıradan davranıyorlar.

Peki ‘Boyhood’?

Seyrettim, hiç sevmedim. Onca seneyi etkili bir hikâyeye dönüştürebilecekken bitmemiş bir film o. Belgesel değil madem kurgu, o zaman bir şey olması lâzım. Before üçlemesi sinema tarihinin en iyileri arasına girebilecek filmler bence ama orada yaptığı şey burada yok.

Ve… ‘Birdman’?

Çok sevdim. Oyuncu, sektör, eleştirmen, yapımcıyla çok iyi kurulmuş ve detaylandırılmış. Aynı şeylerin ufak çaplısı burada da işliyor. Tüm ilişkilerin çok iyi çözümlenmiş olduğunu ve iyi senaryo, iyi kurgu, iyi yönetim olduğunu düşünüyorum. Çok severek seyrettim. Eleştirmen sahnesi benim için süperdi. Diyor ya, “Sen haftasonu aktörüsün, tiyatroyu kirletme”…

Ne kadar sert ve netler, değil mi?

Çok netler. İhtiyacımız olan şey. Ama eleştirmeni de eleştiriyor tabii orada. Onu da karanlık bir yere yerleştiriyor. Ama netlik çok kıymetli. Bizdeki en büyük problem o.

ŞÖHRET VE SANAT

Herkes oyuncu olmak istiyor, neden?

Şöhret çekici geliyor herhalde. Kategoriler var aslında. Şöhretle ilişkisi çok önemli bir nokta. Sanatla ilişkisi tam bunun karşısına geliyor. Şöhretle ilişkin güçlüyse sanattan uzaklaşıyorsun, sanatla ilişkin güçlüyse şöhretten uzaklaşıyorsun. Çünkü sanat şöhreti getiriyor ama önemsemiyor aslında. Şöhret de sanata ihtiyaç duymuyor aslında. İkisi için başka şeyler çalışıyor, ikisi ilişkili fakat farklı kategoriler.

Sinematik bir Dot sırrı istesem?

Bizim seyirciye mesafemiz daha yakın olduğu için (fiziki tasarımı kast ediyor), oyunculuk tekniği olarak da sinemaya daha yakın bir teknik geliştirdik özellikle. O da o eskiden gelen kokuyu ortadan kaldırdı. Yepyeni bir şey haline geldi. Daha ufak sesle, daha doğala yakın, seyircinin yeni alışkanlıklarına daha uygun olan bir tekniğe dönüştürdük bütün o eski yapıyı. O eski yapı çok kıymetlidir, o ayrı. O büyük sesler, büyük hareketler… Bundan beş-on sene sonra dönüp baktığımızda onun kıymetini fark edeceğiz.

Vintage bir şey değil mi?

Evet, çok vintage… Ve iyi yapıldığında çok lezzetlidir. Opera gibi bir şeydir. Çok kıymetli.

Bir şeyi merak ediyorum. Sizin okuldan çıkan herkes tüm bunları böyle hissederek, bu anlayışla mı yetişti? Yoksa sen kendi özel çabanla mı tiyatroyla ve sanatla bu ilişkiyi böyle inşa ettin?

Elli tane mühendis mezun olur, bir tanesi bilim adamı olur gibi bir şey. Ben oldum diyemem ama ben yolumu buradan seçtim. Bu bana, kendime karşı güçlü hissettiriyor.

Sinema yapacak mısınız Dot kafasıyla? Var mı planlar, hazırlıklar?

Var. Hakan Günday’ın ‘Zargana’sını senaryolaştırdık aslında ama o Berlin’de geçiyor, ona para bulamadık henüz. Fakat şimdi bir oyunumuz var, ‘Kış Ortası’ diye. Onun film haklarını aldım ve bir uyarlamasını yapmak istiyorum. Yersiz, zamansız bir kadın hikâyesi. Kadının varolması üzerine. Şiirsel gerçekçilik diye tarif edebilirim. Ama o filmi kimse vizyona sokmaz burada, bu kadar şahane komedi filminin arasında. Dönem o kadar tuhaf ki, herkes yangından mal kaçırır gibi film yapmaya çalışıyor.

En çok hangisini seviyorsun o şahane komedilerden?

Ali Kundilli. (Kahkahalar)

İşte böyle sevgili Sinemaskop Randevular takipçisi. Oyuncu kimliği, tiyatro dünyası, sanatın devinimi, aydın gerçeği, vizyon resmi geçidi derken dolu dolu bir seansın sonuna geldik. Yeni senasta bambaşka sinema tecrübeleriyle buluşmak üzere. Herkese iyi seyirler! 

Sevim Gözay – Mart 2015

murat daltaban_sg_01