Hayko Bağdat’la Mad Max: Fury Road seansı

“SADRİ ALIŞIK BENİM İNSANİ BİLİNCİMİN OLUŞMASINA FAYDA SAĞLADI, O İYİ İSE BAŞKA İYİLER DE OLMALI KALABALIKLAR İÇİNDE”

Bugünkü sinema arkadaşım, yumruklu köşe yazıları, siyasi tartışmalardaki boksör performansları ve peş peşe çıkardığı kitaplarıyla ünlü gazeteci-yazar Hayko Bağdat. Yazdığı ve anlattığı hallerinin ötesinde, kişisel hayatında sinemanın yeri ve önemini merak ettiğim bir gün bu seansı teklif ettim kendisine. “Sinema ne alaka” diyebilirdi aslında, fakat öyle olmadı. Son derece yoğun trafiğine rağmen bir takvim denkleştirip buluştuk. Biletlerimiz, 3D gözlüklerimiz, mısırlarımız, içeceklerimiz ve koruma polisiyle birlikte (evet, ırkçılıkla mücadele eden göz önünde bir gazeteci olmanın bedeli) havaleli bir giriş yaptık salona. İki saatlik aksiyon ziyafeti sonunda en yakın kafeye yerleştik. Önce izlediğimiz filmi konuştuk, sonra Hayko’nun sinemadaki enlerine, favorilerine, hayallerine, anılarına ve öteki gerçeklere doğru yol aldık. Sonunda dedi ki, “Bana her şeyi soruyorlar, ama Al Pacino’yu soran yoktu”… Bu seansı daha iyi ne anlatabilir ki? Mutluyuz ve işte kayıttayız!

“MAX, RED KİT GİBİDİR, FİLMİN SONUNDA HEP KENDİ YOLUNA GİTMEYİ TERCİH EDER”

afis_mad max

Mad Max: Fury Road’u izledik, nasıl buldun Hayko?

Çok beğendim, uzun zamandır bu kadar beğendiğim az film vardı. Tansiyon çok yüksek, biraz uykusuz gelip “ya nasıl 3D film izleyeceğim?” derken bir anda ayılma efekti yaptı bende. Çok güzel.

Daha önceki Mad Max üçlemesini izlemiş miydin?

Bizim çocukluğumuzun efsanesi Mad Max. Çok iddialı tabii, yani bir filmin zaman, mekân, ambians iddiasında bulunması ve bizi gerçeklikten uzaklaştırarak başka bir dünya önermesi çok iddialı bir iş ki bu yüzden çöken çok projeler vardır, Yeryüzünde başka bir zamanda geçen ve insanlığın başına bir şey gelmiş, onu da çok anlatmıyorlar -filmin içerisinde anlıyoruz- izleyiciyi buna ikna etmek çok zor iş. Mad Max bu işin öncülerinden biriydi. Mel Gibson’un da hakkını yememek lâzım.

Gözler aradı mı Mel Gibson’u? Tom Hardy olmuş mu, ne diyorsun?

Filmle özdeşleşmişti, mutlaka ararız diye düşünüyordum. Fakat çocuğun yüzünü göremedik filmde uzun süre. Biraz saklamışlar, çok iyi bir düşünce bu. Onun vücut diline, yüzünün göründüğü kadarına alışma süreci vermişler bize ve Mel Gibson’u aramaktan vazgeçer hale getirmişler. Belli ki düşünülmüş bu ve bravo gerçekten. Filmle özdeşleşmiş aktörü unutturup, yeni aktöre geçişi sağlamak için inanılmaz bir taktik olmuş. Mel Gibson’u aramaktan çabuk vazgeçtim ben ve çocuğun maskesi yüzünden çıktığı andan itibaren artık kahramanımız oydu. Ve bence çok başarılı bir oyunculuktu. Efsane bir film serisinden yeni bir filme geçişte bence Hollywood’un en iyi örneklerinden biri olmuş. Her açıdan başarılı buldum. Efektler açısından da bence yeni bir ölçü koymuş.

%85’i gerçek mekânda çekilmiş, özel efekt yok denecek kadar az aslında.

Yeni bir standart o zaman. Bundan sonra artık bunu aşacak iş beklememiz lâzım. O zamana kadar herhalde en iyisi bu olacaktır.

(‘Mad Max: Fury Road’un bir başka özel yanı ise 1979, 81 ve 89’da çekilen üçlemeyi yaratan aynı yönetmen tarafından yazılıp çekilmiş olması. Bugün 70 yaşında olan George Miller’a göre, aksiyon filmleri sinemanın en evrensel, en sade ve en dolaysız dili. Aradan geçen otuz yılın ardından, temel hikâyesini neredeyse hiç değiştirmeden kendi efsanesini baştan yaratarak, bugünün tatminsiz seyircisini avuçlarına alma kabiliyeti ise tek kelimeyle büyüleyici. – S.G.)

Bir de şu çok ilginç, sanırım bir buçuk sayfalık bir senaryo izledik, toplasanız. “Filmin konusu ne?” diye sorulsa dört cümleyle anlatabileceğimiz kadar. Bu kadar kısa bir senaryo üzerine bu kadar heyecan yorar mı insanı peki? Hayır, yormadı. Ben çok memnunum. Bravo! Ya ama şurası da şöyle diyecek bir şey aramak için kendimi zorlamam lâzım. Filmden yeni çıkmış olmanın etkisi belki de.

Kadın kahramanımız Furiosa (Charlize Theron) nasıldı?

Her şey çok yerli yerindeydi. Belki sonradan ulaştıkları o kadın savaşçılar biraz çabuk harcanmış, ona biraz üzüldük değil mi? Onları biraz daha görmek isterdim ben filmde.

Kimi fanlar eleştirdiler, fazla feminist ögeler var bu filmde diye. Kadın kahraman odağı, Max’in onun yolundan gitmesi vb.

Ne zararı varmış? Goran Bregovic’in bir sözü var, “Dünyayı çingeneler yönetmeli”… Bence çok iyi fikir, onu başaramazsak kadınlara bırakalım, bu da çok iyi fikir. Bunun nesi eleştirilir ki?

“SADRİ ALIŞIK BENİM İNSANİ BİLİNCİMİN OLUŞMASINA FAYDA SAĞLADI, O İYİ İSE BAŞKA İYİLER DE OLMALI KALABALIKLAR İÇİNDE”

Bundan önce en son ne zaman, ne izlemiştin?

Benim durumum her babanın yaşadığı şey. Küçük çocuğu olan insanlar, kendi bütün beğenilerini -bütün TV ve sinema alışkanlıklarını- bırakıp, çocukların dünyasına dâhil olmak zorundalar. Büyüğü 8,5 yaşında, küçüğü 2 yaşında iki oğlum var. Dolayısıyla ben son sekiz yıldır çocuk kahramanları takip ediyorum. Buz Devri, Shrek, çocuk kanallarındaki Gormiti’lerden tuttun, Ninja Kaplumbağalar’a kadar. (Kahkahalar) Ve çocukların şöyle bir huyu vardır, aynı filmi her gün bir kez daha izlerler. Bütün ögeleriyle ezberlediğim türlü hikâye var kafamda. Şu an Shrek’in yeni bölümünü bekliyorum meselâ. (Kahkahalar) Kendi başıma gittiğim ise en son Cem Yılmaz’ın ‘Pek Yakında’sı oldu, tek başıma sinemaya gitmeye vakit bulduğum ender zamanlardan biriydi. Ondan önce de eşimle beraber, neydi, yine fantastik bir film… Bir dakika (Eşini arıyor ve “bizim senle sevdiğimiz film serisinin adı neydi?” diye soruyor), ‘Açlık Oyunları’! Bir de ‘Alacakanlık’ serisi vardı, vampirlerle kurtadamların dünyası.

Tür favorin var mı? Korku, fantastik, bilimkurgu, komedi, romantik, dram…

Ben artık korku filmi izleyemiyorum. Çocukluğumda veya gençliğimde daha çok takip ediyordum belki ama şimdi yoruyor beni. Bir daha oturup ‘Jaws’ izleyemem meselâ, ona harcayacak eforum yok. Ve şeyi farkettim -bu biraz yaşlanma belirtisi olabilir- artık ben filmleri, ne kadar az beni yoracak, kafamı ne kadar dağıtacak diye seçiyorum. Romantik komedi veya komediye gidiyor elim -bu biraz da yoğunluktan. Gazetecilik veya televizyonlarda olma performansı, duygu balansı gerektiren bir şey. Hislerim beni o yana götürüyor, duygularımı organize etmeliyim. Çünkü çok ağır, hardcore bir gündemin içindeyiz. Gece milyonlarca insanın izlediği programlarda tartışmalar, kavgalar, ertesi gün yazılar, onların tepkileri, küfürler, tehditler veya aşk mektupları şeklinde patetik bir hayatımız var. Yolda çeviren birinin küfür mü edeceğini, boynuna mı sarılacağını bilemediğimiz bir hayat. Bundan arta kalan zamanda sadece deşarja ihtiyaç var. Televizyonu sadece bunun için kullanıyorum, Friends dizisinin eski bölümlerini izliyorum meselâ sabahın köründe kalkıp. Ya da Everybody Loves Raymond, inanılmaz bir diziydi bence. Hiçbir şey düşünmeden, yüzümde aptal bir gülümsemeyle sadece ekrana bakabileceğim, içine kolay girebileceğim şeyleri tercih ediyorum. Her meslek grubu için geçerlidir ama aktif siyasetin ve kutuplaşmanın bu kadar yoğun olduğu bir gündemde, toplumun bu kadar önünde yaşayan insanlar için biraz daha lâzım bu. Yoksa alkolik oluruz.

“HÂLÂ EVDE SAKLADIĞIM BİR STALLONE ALBÜMÜM VAR”

Hayatında sinemaya ilk ne zaman gittin, ne izledin, hatırlıyor musun?

Ben İstanbullu bir ailenin çocuğuyum. Annem Rum ve babam Ermeni. Dolayısıyla kenti biz kurduk kadar eskiyiz buralarda. Bayramda gideceğim bir memleketim, bir köyüm bile yok -İstanbul’un adası en fazla benim için. İstanbul’da yaşayan, İstanbul geleneğinden gelen bir aile olarak her ne geldiyse Türkiye’ye, önce bize geldi gibi büyüdük biz. Zenginlikten bahsetmiyorum, aile tarihçemiz dolayısıyla sinema benim için sonradan ulaşılmış bir mekân değil. Ben ufacık çocukken ailece kalkıp İnci Sineması’na, As Sineması’na, Kent Sineması’na giderdik.

İnci de Harbiye’de miydi?

Daha yeni yıkıldı o pasaj, Pangaltı çıkışında. Kurtuluş’ta oturuyorduk ve Kent, Gazi, Site, As, İnci sinemaları vardı o metrekare alanda. Saray Sineması da varmış ama çok hatırlamıyorum onu.

Başka neler hatırlıyorsun?

Babamın hafta sonları gazetenin sinema bölümüne baktığı ve “hangisine gidelim” diye ailece karar verdiğimiz zamanlar, 80’lerin başları. 76 doğumluyum ben, 5-6 yaşında olsam, işte sinemaya götürülebilir çocuk halinde. James Bond’ların, Peter Sellers’lı Pembe Panter’lerin olduğu dönemler.

“FIRSAT BULDUKÇA HÂLÂ SİNEMAYA ŞİŞLİ’DE GİTMEYİ SEVİYORUM, SANKİ BİR VEFA BORCU GİBİ”

Yazlık sinemalara yetiştin mi?

Adada vardı yaz sineması. Çok hatırlamıyorum ama koltuk değil tahta sandalye ve açık hava. Yağmur yağarsa filmi terk et, ama bir grup manyak içeride mutlaka kalsın, yağmurun altında film izlemeye ısrar etsin, sinema müdürleriyle kavga etsin gibi. (Gülüyor)

Kendini bildiğiniz yaşlarda izleyip çarpıldığın ilk film?

Çok erken yaşlarda –şimdi oğlumda da aynı şeyi görüyorum- filmde izlediğimiz karaktere bürünme çabası dersek, ‘Rocky’ serisi benim hayatımda önemliydi. Hâlâ evde sakladığım bir Sylvester Stallone albümüm var. Şimdilerde Amerikan sinemasında sağı temsil eden korkunç adamlardan biri haline gelmesine rağmen, deneysel sol filmlerinin de olduğu bütün arşivini çocukluğumda sakladım. Kartpostallar vardı o zaman, Rockyler, Rambolar, Cobralar, zebralar hepsi duruyor. Hatta evde gazeteden sevdiğimiz aktörlerin resimlerini kesme kavgamız vardı ablamlarla ciddi ciddi. Aynı gazeteden bir tane daha almak zorunda kalıyordu annem bazen, birbirimizi yemeyelim diye. Onun dışında, Türkiyeli veya dünyalı her erkek gibi, The Godfather’ın çok etkisinde kaldım. Dolayısıyla o ve Stallone çocukluğumda taklit ettiğim, odaya kapanıp onlar gibi davrandığım hallere büründürmüştü beni. O yaşlarda çok ihtiyacımız olan motivasyonlardı onlar. Ergenlik bitip siyasetle beraber artık solculaştığım dönemlerde ise ‘Ülke ve Özgürlük’ filmi beni çok etkilemişti. (‘Land and Freedom’, 1995)

“GODFATHER TV’YE DÜŞTÜĞÜ ZAMAN EVDEKİ HERKESİ SUSTURUP FİLMİ KASETE KAYDETTİĞİMİ HATIRLIYORUM. İNANILMAZ BİR SEZAİ AYDIN SESLENDİRMESİYLE…”

Başka çok etkileyen film?

‘Postacı’ (Il Postino, 1994) yine beni çok etkileyen filmlerden. Selahattin Demirtaş Kafa Dergisi’ne bir yazı yazmıştı bir iki sayı önce ve Türkçe-Kürtçe yayınlanmıştı o yazı. Nevroz’un tarihçesiyle ilgili uzun bir hikâye anlattıktan sonra şöyle bitiyordu, “Newroz, galiba ihtiyacı olanındır”… Çok iyi bir siyasetçi Selahattin ağabey. Il Postino’yu hatırlattı bana o yazı, Pablo Neruda’nın hikâyesini ve “Şiir, yazanın değil ihtiyacı olanındır” repliğini. Çok sevmiştim o filmi.

“HANGİ ALANDA OLURSAK OLALIM ‘SİNEMA REPLİKLERİ’ DİYE BİR ŞEY VAR HAYATIMIZDA. UYGUN ZAMAN GELDİĞİNDE BÜYÜK DUYGULARIN TEMSİLİYETİNE DÖNÜŞÜYOR O REPLİKLER.”

Türkiye’yi hiç bilmeyen yabancı dostlarına “Türk sineması işte budur” diyeceksin ama üç filmle yapacaksın bunu. Hangi 3 film onlar?

Zor soru. Üç olduğu için zor. ‘Muhsin Bey’ çok önemlidir, çok iyi anlatmıştır dönemi, algıyı. Çok iyi oyunculuktur, Şener Şen’in çok üst işlerinden biridir. Ve Sadri Alışık… Filmlerinden hangisini, nasıl ayırayım bilmiyorum ama Sadri Alışık Türk sinemasıdır. O öldüğünde çocuk halimle ağlayıp, pencereden cenazesini –Pangaltı’dan geçmişti- izlemeye çalıştığım hallerim var. Salyangoz ve Gollik diye iki kitabım var, Salyangoz’da özellikle anlatmaya çalıştım, Sadri Alışık benim insani bilincimin oluşmasına fayda sağlamıştır.

“SADRİ ALIŞIK FİLMLERİNDE SELÂM ÇAKTIĞINDA SANKİ BANA YAPIYORDU. ÖNKOŞULSUZ ŞÖYLE DÜŞÜNDÜM, ‘SADRİ ALIŞIK DA BİZDEN’, ÇÜNKÜ İYİ OLANLAR BİZDEN OLMALI…”

İşte Sadri Alışık’ın bizden –azınlıklardan- olmadığını anladığım gün galiba benim ideolojimin oluştuğu gündü.

Nedir o ideoloji diye bir parantez açalım mı?

Etnik kimliklerin, ayrışmaların müsebbibi diğer etnik kimlikler değil. Sadri Alışık iyiyse, onun gibi bir sürü iyiler olmalı kalabalıkların içerisinde, onları bulmam lâzım… Belki bugün ağzımın lâf yapmasını, kalemimin halktan yana dönmesini, satılık olmayan duygularımın olmasını Sadri Alışık’a borçlu olduğum bir tarafım var. Her gazeteci için büyük risktir, her şeyinizi satın almak isterler, kalemini, mürekkebini, dilini, ifadeni, lehçeni…

Peki ya üçüncü film hangisi?

‘Bir Zamanlar Anadolu’da’. İnanılmaz bir iştir. O kadar sadelikle ve sade bir oyunculukla memlekette ne kadar duygu varsa, ne kadar hal varsa, o süre zarfında anlatabileceği kadarını anlatmıştır. Hiç hakkını yemeyelim, ‘Züğürt Ağa’ da çok önemli filmdir. Sonra Adile Naşit’lerin Münir Özkul’ların o neşeli dünyaları, bugün hâlâ televizyonda yüz ellinci kez rastlayınca bile asla hemen geçemediğimiz işler. Kemal Sunal hep kötüyü tokatladı. Kavga etmeyi hiçbir zaman bilmiyordu filmlerinde fakat hep tokatı atıyordu kötüye. Hepimize iyi geliyordu bu. Dolayısıyla, sinemanın siyasi olmadığını varsaydığımız o döneminin bayağı da siyasi olduğunu düşünüyorum ben.

“ÇOCUKLUKTAN KALMA BİR HAYRANLIKLA İZLEDİĞİM OYUNCULARIN ARKADAŞLARIMA DÖNÜŞMESİ, BANA BU MESLEĞİN EN BÜYÜK MUCİZESİ”

Uğur Yücel’le arkadaş olabilmek meselâ, canlı olarak masamda konuşabilir ilişkiyi kurmak ve hayranlığımı sürekli gizlemeye çalışmak. Bir hayranıyla değil de bir arkadaşıyla oturduğu duygusunu hissettirmeye çalışmak. Ama o hayranlığı içimden hiç atamamak, atmayı istememek. Çok kuvvetli bir şey sanat…

Yılın en tartışılan filmlerinden, Fatih Akın’ın ‘The Cut’ını (‘Kesik’) izledin mi?   

İzledim. Soykırımın “anlatmazsak olmaz” akademik boyutlarının tamamını filmde anlatmaya çalıştığı için biraz zorlandığını düşünüyorum. Belki buna gerek yoktu. Sinemacının işi bu olmamalı sanki. Çok daha iyi yapabilirdi diye düşünüyorum. Ama o da zaten bunu söyledi, “Bugüne kadar hep alkış aldım, şimdi tokat yeme zamanı” dedi. Nasıl ki oryantalizm, dışarıdan buraya baktığında bir dünya tarif eder ve biz içeriden baktığımızda onu beğenmeyiz -meşhur ‘Topkapı’ (1964) filmine baktığımızda iyi bir filmdir ama İstanbul’un resmedilişi bize yakın gelmez, “biz böyle değiliz İstanbul’da” diye düşünürüz- Fatih Akın’ın filmi de biraz Batılı gözüyle Anadolu’da yaşanan zulmü anlamaya çalışmak olmuş. Elinden geleni yapmış, sağolsun. Denemiş, yol açmış. Kendisinin kabul ettiği eleştiriyi ben de ona yapıyorum, çok memnun ayrılmadım filmden. ‘Salkım Hanımın Taneleri’ (1999) çok daha iyi bir filmdi, çok daha iyi oyunculuktu -Hülya Avşar çok önemli bir oyuncudur ve o kadar iyi oyunculuklarla doluydu ki film, Zafer Algöz’ü de anmak lâzım. Çok daha gerçekti, o gün yaşananlara çok daha yakın anlatılmıştı. Böyle mi olmak zorunda, onu da bilmiyorum. Biz gerçekçilik mi arıyoruz? Olan vakaya en yakın tarif eden şeklinde mi olmalı? Sinema böyle bir şey mi, bu işe mi yarar, onu da bilmiyorum.

“BİZ BÜYÜRKEN YERLİ ŞEYLERİ TÜKETMEK MODA DEĞİLDİ”

Sinemada kalbini çalan ilk kadın? Küçüklükten, çocukluktan yer eden bir isim?

Düşünmem lâzım… Valla o zaman Türkiye’de yerli olan şeyleri tüketmek moda değildi. Türkçe müzik çalmazdı hiçbir zaman gittiğimiz partilerde, discolarda. Hep yabancıydı, kıyafetlerimiz de öyleydi, filmler de öyleydi. Türk sinemasının durduğu dönemdi zaten. Benim ilk âşık olduğum kadın Kelly McGillis’ti -‘Top Gun’da (1986) oynayan- ilk ona âşık olduğumu hatırlıyorum. Brook Shields’a âşık olduğumu hatırlıyorum. Bizim jenerasyonun aşkları onlardı.

Türkiye’den beğendiğin kadın oyuncu, güncel isimlerden?

Mini minnacık bir kadın var çok sevimli gelir bana, Özgü Namal. Yeni de anne olmuş, hayırlı olsun. A, Meltem Cumbul çok güzel kadındır. Şık bir kadındır, gustolu bir kadındır, anmadan geçmeyelim.

“GEZİ’DEN SONRA ÖĞRENDİK Kİ, KORKU BULAŞICI AMA CESARET DE BULAŞICI”

Sansürü de konuşalım, festivaller büyük yara almaya başladı artık bu hikâyeden. Nereye gider bu iş, ne olacak böyle?

Sinema, gazete, habercilik, moda farketmez. Memlekette olan iklim ne ise herkes her şey nasibini alıyor bundan. Bu da sinemanın payına düşen. Bununla mücadele ediyoruz, bununla mücadele etmek gereğine eminiz. İnsanların korkması gerektiği dönemler olur, fakat Gezi’den sonra öğrendik ki, korku bulaşıcı fakat cesaret de bulaşıcı. Baskı ne kadar artarsa, insanlar o kadar çok cesaretle direnmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla bu toplam bir mücadeledir. Baskıya, otoriterliğe, devletin insan hayatına tecavüzüne, insan bedenine tecavüzüne karşı. Önündeki örnekler; gözü çıkan insanlar, kafasından vurulan çocuklar olduğu günlerde, “ben hemen döneyim evime, saklanayım” şansınız olmaz, mücadele edersiniz. Gezi’ye katılanların başına ne işler geldiğini ve bazı sanatçıların bundan nasibini almamak için ne hale geldiklerini çok iyi gördük. Dolayısıyla her alanda mücadele gerek. Bunun bir bedeli var ama o bedeli ödemezsek hayatımızın sonuna kadar sürecek bir mâhkumiyete dönecek bu iş.

“OYUNCU OLSAM, KESİNLİKLE AL PACINO OLMAYI İSTERDİM”

Ağlar mısın filmlerde?

Evet, çok ağlarım hem de.

Çok ağlatan filme bir örnek?

‘Babam ve Oğlum’ tabii herkes gibi, öldüm ağlamaktan. Defalarca izleyip defalarca hüngür hüngür ağladım. Ama ben zaten, romantik komedinin sonunda kız ölmemiş ve çocukla karşılaşmış sahnesinde bile çocuklarıma çaktırmadan ağlarım. Çok ağlarım ben filmlerde. Dizilerde bile ağlarım, o derece yani.

“Benim yönetmenim” dediğin isimler?

Coppola (Francis Ford Coppola), Emir Kusturica, Nuri Bilge Ceylan.

Var mı sinemalı enteresan bir anı ya da anektod?

Al Pacino İstanbul’a gelir. Gümüş sevdiği için Kapalıçarşı’da bir Ermeni kuyumcuya gider. Ermeni kuyumcu onu alıp, gümüşçü olan arkadaşına götürür. “Bak sana kimi getirdim…” Çocuk çalışıyordur, kafasını kaldırır, “Kim ağabey bu?” der. “Al Pacino işte oğlum” der Kirkor. Çocuk, “Ne Al Pacino’su be,” de ve küfreder. Sonra gerçeği anlayınca orada yaşananlar vs. Gerçekten de insan atölyesinde çalışırken bir gün içeriye Al Pacino’nun gireceğine inanabilir mi? Çok büyük hayranlıkla izlediğim aktörlerden biridir.

Olaylar başka türlü gelişseydi ve oyuncu olsaydın, kim gibi olmak isterdin?

Kesinlikle Al Pacino, kesinlikle.

Yakın vadede yeni ne var? Planlar, hayâller?

Çok kıskanıyorum işin üreten tarafında olmayı, çok istiyorum. Kitaplar sayesinde ilk defa hayatımda üreten adam muamelesi gördüğüm için çok motiveyim daha fazla iş yapmaya. Bunun bana verdiği gazla -ya çöker proje ya yürür bilmiyorum- belki bu Gollik’te, Salyongoz’da anlattığım hikâyeler ve herkesin televizyondan merak ettiği, “ne yapıyorsun Abdülkadir Selvi’yle peki?” gibi hallerin de olduğu bir performans planlıyorum. Bunu da ilk size söylemiş olayım. (Nitekim kısa bir süre sonra Hayko Bağdat ‘Tek Kişilik Bişe’ sahne şovu başladı. SG)

Süper. Sahne yani…

Sahne evet ama oyunculuk gerektiren bir şey değil, bir anlatı. Levent Kazak ve Kemal Gökhan Gürses’le konuşuyoruz. Bu bir risk ama denemek istiyorum. Adı ne bilmiyorum, stand-up değil tabii ama komik olması lâzım. Çünkü ben ırkçlığa karşı çok ciddi mücadele ediyorum hayatımın her aşamasında, bunun bedelini ödüyorum. Çıktığım her alanda bu kavgayı verdiğim için ve Salyangoz’u yazdığım için Gollik’i yazmayı hakettim. Dolayısıyla bu hallerin hikâyesinde artık komik yanları konuşabilirim. Bu eşzamanlı gitmesi gereken bir şey, çünkü korkunç bir şeyden bahsediyoruz. O korkunç şey hayatımızı ele geçiriyor her gün. Fakat bazen de çok komik hale getiriyor bizi o kimlikler.

Hiç oyunculuk teklifi aldın mı?

Yo, keşke alsam. İsterim yani küçük bir rol, figürasyon. En azından gözükmek, orada bulunmak isterim.

Bugüne kadar sinemada başına gelen en acayip şey?

İğrenç bir anım var, anlatayım. Kaç yaşındaydım bilmiyorum, babamın matbaa atölyesinin karşısındaki Yaşar ağabeyden rica etmiştim, beni sinemaya götürmesini. Türk sinemasının pornodan yeni döndüğü dönemler. Elhamra Sineması da o filmleri oynatan bir sinemaydı, fakat normal film almış vizyonuna. ‘Berlin in Berlin’ olabilir tam hatırlamıyorum. Mesai saati içerisinde kaçtık gittik. Fakat dört koltuk yanda yaşlı bir adam mastürbasyon yapıyordu. Herifin alışkanlığına bak! Ulan hayvan, nasıl bir alışkanlık bu? Film daha yeni başladı, içinde hiçbir erotik şey yok. Zavallı Yaşar ağabey ne yapacağını şaşırmıştı, ufak çocuğu emanet almış sinemaya getirmiş… Çok ilginç, demek ki amcanın o mekânla kurduğu bir erotik ilişkisi var. Koltuğuna, sahnesine, sesine falan tahrik oluyor! Konu niye buraya geldi bilmiyorum ama ‘La Boom’ (1980) filmini hatırlattı bana, sinema-penis-mısır sahnesini. Çok korkunç ama öyle ne yapayım.

Bu soruyu herkese soruyorum ve herkes inanılmaz şeyler anlatıyor, gelenek sürüyor. Ve bitiriyoruz, ekleyeceğin bir şey?

Ben ve benim gibi ağır siyasetle uğraşan insanların hayatlarını hep çatık kaşlı yaşadığını düşünen bir algı oluşuyor ister istemez. Ve ben ancak siyaset dışı söyleşilerde insan olduğumu hatırlıyorum. Sizin yaptığınız bu şey mesela, “Hadi bir film izleyelim ve sinema konuşalım”… Bana iyi geliyor bunlar. Bütün o kaostan arındırıyor –ki zaten bir algı o, gerçek hayat öyle olabilir mi? Ben de alıyorum biramı maç izliyorum, adada terliklerimi giyip, paytak bacaklarım ve şortumla yürüyorum, çocuğumla bir şeyler yapıyorum. Bana her şey soruluyor, Roboski soruluyor, Dink cinayeti soruluyor, 1915 soruluyor, yolsuzluk soruluyor, cemaat soruluyor ama Al Pacino’yu soran yoktu! Buradan sesleniyorum: Eyy arkadaşlar, bana böyle şeylerle gelin. Birisi de beraber maça gidelim dese keşke, yıllardır maça gitmedim. Hayatlarında Ermeni görmeyen milyonlarca insanın kafasında beni insanlaştırıyor bunlar. Son söylemek istediğim, bu röportajın benim için ayrıca keyif olduğu… Gidemeyecektim çünkü bu filme ben.

Hayko Bağdat’la seansımız biter sevgili Sinemaskop Randevular takipçisi. Ben bu seanstla bir kez daha anladım ki çok doğru yoldayım. Bir sonraki seansta yeni bir film ve bambaşka sinema tecrübeleriyle buluşmak üzere herkese iyi seyirler! (Aşağıda Hayko’dan sinemalı bonuslar var, göz atmayı ihmal etmeyiniz.) 

Sevim Gözay – Haziran 2015

hayko bagdat_01 - Kopya

Hayko Bağdat’tan sinemalı bonuslar:

-Coppola’nın ‘Baba/The Godfather’ serisi piyasaya çıktığında bonus bir CD vardı içerisinde. Kamera arkasını ve deneme çekimlerini anlatıyordu, inanılmaz iyi bir hediyeydi. Takip edenler mutlaka ulaşsın o CD’ye. Filmler çekileceği esnada herkes deneme çekimlerine giriyor. Robert De Niro meselâ Baba 2’de oynayacak ama Baba 1’de Al Pacino’nun oynadığı Michael Carleone rolünün deneme çekimine giriyor. Castingi yaparken hepsini tek tek denemişler, inanılmaz.

-Al Pacino, ‘Şeytanın Avukatı/Devil’s Advocate’ filminde, dünyada Şeytan’ı en iyi oynayan aktördür. Şeytan nasıl oynanır? Şeytan nasıl taklit edilebilir? Şeytan neye benzer? İnsan bedenine bürünmüş bir Şeytan meselesinde inanılmaz bir iş yapmıştır Al Pacino, o filmde.

-Türk sinemasından konuşacaksak, ‘Berlin in Berlin’i es geçmeyelim. Sinemanın çöktüğü dönemden çıkıp yükselişe geçişinde öncü filmlerden biridir. Ve Cem Özer çok büyük oynamıştır o filmde.

-En kötüsü Baba 3’tür (1990), gerçekten olmamıştır. Ama bir sahne vardır ki, ağlamak istiyorsanız şimdi hemen Youtube’u açın, Baba 3’ün finalini izleyin. Michael Carleone (Al Pacino) bütün günahlarını Tanrı’ya affettirmek, Papa’yla görüşmek, legal işlere dönmek mücadelesini verirken, filmin sonunda kızı vurulur. Kız da Coppola’nın kızıdır bu arada -Sofia Coppola- ve Baba 1’deki (1972) vaftiz sahnesindeki bebek de odur. Kız opera binasının merdivenlerinde vurulur ve Michael kızını kucağına alır. Bir an, hayatındaki bütün günahlardan kurtulmaya çalışırken, bunun bedeli olarak en son çocuğunu verdiğini anladığı o an, suratını kaldırıp bir ifade verir… Bunu Al Pacino’ya biri söylemiş olamaz. Kızı vurulmuş bir babanın nasıl üzüleceğini yüzündeki mimiklere aktarması öğrenilecek bir iş değil. Klişe olacak ama bu gerçekten sanatın gücü.

SON