Gece Hayvanları ve Trump Amerikası

Bu gece uzun olacak! Amerikan Film Akademisi’nin dağıttığı 89. Oscar Ödülleri töreni bu gece Türkiye saatiyle sabaha karşı 04:30’da başlıyor. (Adaylar burada) Bu yıl ödüller kadar merak edilen bir konu da kürsüden yapılacak olan ve hayli sert geçmesi beklenen konuşmalar, politik mesajlar, duruşlar. Âşıklar Şehri / La La Land tam 13 dalda elde ettiği 14 adaylıkla Titanic (1998) ve All About Eve (1950) filmlerinin rekorunu yineleyerek şimdiden Oscar tarihine geçti mâlûm. Büyük ihtimalle de bir kucak dolusu Oscar’ı kaldıracak La La Land.

Gecenin bir diğer gerilimli bekleyişi, skandal vize ambargosu kararını, dolayısıyla Trump’ı protesto ederek törene katılmayan İranlı yönetmen Ashgar Farhadi’nin Satıcı / The Salesman filmiyle Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü alıp alamayacağı.

Kişisel merakımsa, Yardımcı Erkek Oyuncu dalında haklı bir adaylık elde eden Gece Hayvanları / Nocturnal Animals’ı En İyi Yönetmen, En İyi Kurgu, En İyi Uyarlama Senaryo gibi ana dalların adayları arasında (hiç değilse birisinde) neden göremediğimiz?

Belki yine Amy Adams’ın başrolünde olduğu Arrival sebep, belki bir başka vahşi Teksas hikayesi Hell or High Water’ın listelerdeki varlığı. Bilemiyorum ancak Gece Hayvanları filminin haksızlığa uğradığını düşünmeye devam ediyorum ödül törenine saatler kala.

Bir Tom Ford filmi

Filmin yönetmeni, moda dünyasının ünlü markası Tom Ford. Ford, popüler şovmen James Corden’in TV programında filmini anlatırken, “Hayatındaki insanlara ve ilişkilerine çok sadık biriyim ben, bunu çok önemsiyorum ve bununla ilgili bir film yaptım” diyordu. Daha mütevazı anlatılamazdı! Henüz ikinci filmi bu Ford’un ve vazgeçilmez bir sinemacı olarak adını kalbimin orta yerine neonlarla yazdırmış bulunuyor.

Bir filmde aranabilecek birçok şeye sahip, çok güçlü bir sinema yapıtı Gece Hayvanları. İnsan ruhunun gri alanlarını cesurca araştırırken iyi-kötü terazisini iddialı bir biçimde işletiyor. Austin Wright’ın romanından yola çıkan Tom Ford imzalı senaryonun diyalogları hedefi vuran birer ok gibi ve izleyeni darmadağın eden bu film en büyük gücünü, sırtını yasladığı tavizsiz bir etik duygusundan alıyor. Kusurlu karakterleri tam da kusurundan vurup onlara gününü feci şekilde gösteren bir dünyası var.

Gece Hayvanları uyarıyor

İddialı bir sanat galerisinin sahibi olan Susan (Amy Adams), zengin ve yakışıklı eşi (Armie Hammer) ile uçuk bir Los Angeles yaşamı sürerken, bir sabah aldığı posta ile resim çatırdamaya başlar: 19 yıl önce acımasızca terk ettiği ilk kocası Edward’ın (Jake Gyllenhaal) yazdığı romanın taslağı ve “Lütfen oku” diyen notu vardır paketin içinde…

Paketi açarken kazayla parmağını keser Susan ki ne sembolik bir acıdır kağıt kesiği: Tam da havalı ve elegan bir kadına yaraşır cinsten stilize ve klişe bir acı. Canı yanan (zaten de duygusal karmaşa içinde olan) Susan’a bir dostu (Michael Sheen) şöyle der nitekim: “Biraz zevk almaya çalış, emin ol ki bizim dünyamız gerçek dünyadan çok daha az acıtıcı.” Filmin niyetini açık ederken hem Susan’ı, hem de seyirciyi uyaran bir cümledir bu esasen.

Eski kocasının kendisine ithaf ettiği kitabı okumaya başlar o gece Susan. Romanla beraber geçmişe de dalıp sorgulayan, yanı sıra şimdiki zamanı takip eden üç katmanlı, usta işi bir kurguya dönüşür böylece macera…

Roman karakteri Tony olarak (da) eski kocayı (Jake Gyllenhaal) karşımıza koyan yönetmen, açıklamayı bir flashback ile yapar: Evlilerken Edward’a, yeteneğine ve ilişkilerine olan inancını yitirmeye başlayan Susan kendi hakkında yazıyor olmakla eleştirir onu. Edward’ın yanıtı ise nettir: “Kimse kendinden başka bir şey hakkında yazmaz.”

Trump Amerikası

Teksas sosyetesinden olan Susan, ailesi hiç ona yakıştırmadığı halde evlemiştir Edward’la. Kendisine dayatılan hayatı reddeden sanatçı ruhlu genç Susan, Edward’ın hassas ve idealist kişiliğine âşıktır. Annesi ise parasız bir yazar adayı olan adama “güçsüz” teşhisi koyar: “Şimdi sevdiğin özellikleri birkaç yıl sonra nefret ettiklerin olacak” der kızına ve kehanetinde ısrar eder; “Bekle de gör, eninde sonunda hepimiz annemize benzeriz.”

Suzan ise asla benzemek istemediği (ve benzediğini kabul etmediği) annesini tanımlarken, Trump’ı başkan koltuğuna taşıyarak Hollywood’u şoka sokan ABD seçmenini de tarif eder âdeta: “Dinci, muhafazakâr, cinsel ayrımcı, ırkçı, Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyen, materyalist, narsist…”

Kalitesizlik kültürü

Toplumsal yozlaşma hakkında beklenmedik ölçüde güncel eleştiriler getiriyor film. Susan’ın gençliğinde karşı çıkıp zamanla annesini haklı çıkarırcasına teslim olduğu sisteme olan eleştirileri bununla da kalmaz yönetmenin. Yaratıcı sektörleri ele geçiren ‘junk culture’dan söz eder ki küçük Amerika olarak sevgili ülkemizin de en yaygın, en ateşli yakınma konularından biri hâlihazırda kalitesizlik kültürü…

Aranan adalete ulaşılamıyor

Geliyoruz, filmin ilişkiler boyutunu eşelemekten hâlâ giremediğim iç paralayıcı ikincil hikâyesine: Edward’ın yazdığı roman, karısı ve ergen kızı ile gece yolculuğuna çıkan orta sınıf bir aile erkeğinin uğradığı korkunç bir otoban vahşetini anlatır. Taşralı bir serseri çetesinin gerçekleştirdiği saldırı öyle sert, öyle rastgele bir şiddettir ki, tokat üstüne tokat gibidir olanlar hem Susan’a, hem de seyirciye. Ölümden kurtulmayı başaran ancak sevdiklerini korumaya gücü yetmeyen bir adam… Akıl kaçırtıcı bir kurban ikilemi. Yazarı ile yazdığı romanın karakteri tam anlamıyla iç içe geçer bu noktada (dolayısıyla filmin iki hikayesi de): Edward’ı güçsüz diye niteleyen Susan’ın annesinin temsil ettiği yırtıcı sistemin ürettiği vahşiliğe acı biçimde yenilir kırılgan kahramanımız (her iki durumda da).

Michael Shannon’ın Oscar yolcuğu

Romandaki koca Tony’nin başına gelen ile ödeşmesine yardım edecek olan ise, korkunç suçlardan yırtan tüm ‘adi piç kuruları’ndan tiksinen ve adaletin aczinden yılıp kendi adaletinin peşine düşen yerel polis Andes’tir. Michael Shannon’ı Oscar yarışına taşıyan bu etkileyici performans bakalım oyuncuya Oscar’ı da getirecek mi? Hell or High Water’daki Teksaslı ve de tecrübeli, külyutmaz korucu rolüyle Jeff Bridges’in aynı daldaki adaylığı da bu yılki Oscar’ın bir diğer cilvesi. Bunların ötesinde, ödülün Mahershala Ali eliyle Moonlight’a gideceğini düşünenler çoğunlukta.

Finalin sessiz çığlığı

Soluk kesen trajik gerilim ve çift katmanlı intikamın ardından gelen tenha final alternatifsiz bir sadeliğe sahip kanımca. Başta değindiğim tavizsiz etik duygusuna saygı ile çakılıp kalıyoruz koltuğa, tıpkı Susan gibi. Filme eşlik eden tekinsiz müziği de çok karakterli ve görkemli bulduğumu belirtmeliyim. Ait olduğu parlak dünyanın tepesinden insan canlısının derinine bu derece keskin bakabilen Tom Ford’a gönlümün Oscar’ını sunarken, Akademi’ye teessüflerimi gönderiyorum: hakkı yenen kaçıncı film bu? Diğer adayların tümünü izlemedim henüz ama bir ana dalda olsun Gece Hayvanları’nı görmeyi beklerdim. Ve bu hissimde yalnız olmadığımı biliyorum.

Sevim Gözay – Journo


Künye – Gece Hayvanları

Orijinal adı: Nocturnal Animals
Yönetmen: Tom Ford
Oyuncular: Amy Adams, Jake Gyllenhaal, Michael Shannon, Aaron Taylor-Johnson, Armie Hammer
Yapım: 2016 – ABD
Süre: 116 Dak.
Senaryo: Tom Ford
Yapımcı: Tom Ford, Robert Salerno

nocturnal animals