En yeni telefonlar niçin en fakirlere lâzım?

En ezber edilmiş tüketim toplumu eleştirilerimizdendir: “Ayağında düzgün bir ayakkabısı yok, ama telefonu son model!”

Aile içi sohbetlerden sosyal medyaya, gazete köşelerinden Cem Yılmaz şova kadar her yere hâkim bir bakıştır bu; “Japonya’ya gittim, bizim gençlerin elindeki kadar son teknolojiyi görmedim, yeminle!”

Dönemin başbakanı Davutoğlu’nun, taşeron sorununa çözüm isteyen bir işçiye, basın mensuplarının önünde müstehzi gülerek sarfettiği cümleyi hatırlayın; “Taşeron ama telefonu var!”…

O pahalı telefonu kimseler yakıştırmaz o şekilsiz ellere.

Cep telefonunu ‘lüks tüketim’ görme alışkanlığıdır bu (malum).

Beklentiler, kişinin geliri ve hayat standardı ile cebindeki telefonun doğru orantılı olmasından yanadır. Peynir ekmek gibidir bu yaklaşım, kimseler şüphe etmez doğruluğundan.

Cep telefonlarının ilk günlerinde/yıllarında doğmuştur ve hızla otomatize olmuştur.

Düz mantık bize öyle söyler, evet… Kişinin kazancı ile ‘sahip oldukları’ arasında denge aranır, dayatılır. Hemen her ürün, eşya, nesne, ilişki, tüketim için böyledir. Diğer türlüsü her türlü sırıtır. Herkes de bu sırıtmaya takıktır. Şeklen yakışmaz çünkü üstü başı dökük ya da kirli paslı bir ele, son model bir cihaz. Olmaz yani, toplum bu çelişkiyi kaldırmaz. Gözler alışmaz. Fakirin teknolojiye olan aşkı, teknolojiyle yakın arkadaşlığı bir türlü kabul görmez. Yakıştırılmazlar birbirlerine. Yâr edilmezler. Davul bile dengi denginedir öyle ya…

Bilinen tüm ölçülere göre uyumsuzdur, tekno şıklık ile fakirlik.

O yakışıksız şeklin ardına bakınca manzara çok farklı oysa. Gözardı edilen derin bir gerçeğe açılıyor o uyumsuz resim.

Telefonlar akıllandı akıllanalı, cep telefonu sadece cep telefonu değil artık (malum). Ekranı büyüdükçe kalınlığı incelen o pahalı ve şık nesne, dev bir dünya artık (malum).

Kimin o dünyayı ne kadar verimli kullandığını sorgulamak-yargılamak değil bu yazının işi, o bambaşka ve çok teferruatlı konu. Bu yazının konusu ise basit, son derece basit hem de.

Kendine ait kocaman bir dünya demek cep telefonu bugün.

Komik video izleyebilir, oyun oynayabilir, müzik dinleyebilir, film veya dizi izleyebilir, facebook’ta check-in yapabilir, fotoğraf ekleyebilir, yeni insanlara arkadaşlık teklifi gönderebilir, şans yaver giderse gönderilen istek kabul görebilir, mesajlarla sosyalleşilebilir vs.

Birçoğumuzun bıktığı, yakındığı, ay aman of’ladığı, hatta bırakmaya çalıştığı şeyler, evet.

Fakat yine aynı yüzdendir ki, kimsenin kafası kalkmıyor o ekrandan.

Uykudan önce son bakılan da, uyanınca ilk görülen de yine o ekran.

Otobüsler, metrolar, raylar, vapurlar, uçaklar, sokaklar, kaldırımlar, masalar boyu herkes kendi dünyasına/ekranına gömülü yaşıyor. Kulağında bir müzik, parmağının ucunda bir oyun, bir video, bir fotoğraf, bir mesaj, bir emoji… Avunup gidiyor herkes, içine giremediği renkli ve olasılıklı bir hayatın yansımalarıyla.

Bu nedenledir ki işte, en az şeyi olana lâzım en büyük ekran/dünya.

O yüzden internet paketi reklamları en genç olanlarımızı hedefliyor daima. Hayata yeni başlayanlarımızı avlamaya çalışıyor:

“Bir hayatın bile mi yok? Boşver, internet sana yeter!”

“Hayata/internete bağlan, gerisini merak etme sen!”

Tuzukuruların bir türlü yakıştıramadığı o koca ekranlı telefonlara sahip olmak, fakir gençler için her şeyden daha önemli işte bu yüzden.

İstanbul’un bitmeyen uzun uzun yollarında, hayatın bitmeyen ağır ağır yorgunlukları içinde debelenip dururken üç ya da otuz kuruş uğruna… Kendine gerçek bir dünya kurmaya ne hali var kimsenin, ne vakti, ne de takati. Telefonlarının içinde yaşıyor insanlar artık.

Fakirlerin de herkes kadar hakkı var herhalde, kendine ait bir dünyaya. Herkesten çok hakları var hatta bu kadarına. En gelişmiş telefonlar, en çok fakirlerin hakkı.

Bir Sezen şarkısı kadar dillere pelesenk, bir Sezen şarkısı kadar feylesof bir paradoks.

Tavsiyem, insanları elindeki telefonla yargılamaktan, şık-rüküş ilân etmekten vazgeçmemiz. Bilmeliyiz ki, telefonu ne kadar sırıtıyorsa elinde, o kadar ihtiyacı var o elektronik dünyaya.

Teknolojiden sakınacak, arınacak birileri varsa, onlar kesinlikle ve kesinlikle orta-üst sınıf. Sadeleşmeye cesaret edebilecek, organik hayata geçebilecek, dinginliği kaldırabilecek bir hayat tesis edebilecekken akıllı telefonun esiri olmak düpedüz saçmalık zira.

Hemen şimdi terk etmeli, kolaysa… mümkünse…

Olanakları buna müsaade etmeyen, elindeki telefonundan başka hiçbir eğlencesi, statüsü ve olasılığı olmayandan bunu beklemeye ise kimsenin hakkı yok.

Teknoloji değil bilakis teknolojiden uzak kalabilmek lüks bugün.

“İnternet, fakir eğlencesi” demişti İnternet’in ilk yıllarında ‘dâhi’ bir arkadaşım. Fakirler çıldırmasın diye… diye eklemişti. Haklı.

O ekran sönünce katlanılır olmaktan çıkıyor hayat çoğunluk için. “Hayat” diyebileceği asgari bir şey bile kalmıyor çünkü geriye.

O yüzden eskimiş ezberlerle konuşmak boş.

Sessizliğe katlanabilen söndürsün ışığı!

*Yazının bonusu: 2013 tarihli Spike Jonze tekno romansı, ‘Her’ filmi.

Not: Bu yazı ilk olarak OT Dergi’nin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.