Cüneyt Cebenoyan’la Burgonya Dükü seansı

“İNSAN RUHUNUN DERİNLİKLERİNE DALMAYA ÇALIŞAN, BUNU İYİ OYUNCULUKLA BECEREN HER FİLMİN BAŞIMIN ÜSTÜNDE YERİ VAR”

Bugünkü sinema arkadaşım, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) yönetim kurulu üyesi, BirGün Gazetesi film eleştirmeni, Açık Radyo’daki Erguvani İstimbot’un hazırlayıp sunanı Cüneyt Cebenoyan. Bizi bir araya getiren ise kader: İkimiz de bir kişiyle bir film temelli sohbetler yapıyormuşuz birbirimizden habersizce meğer. Dilimiz, sorularımız, tonlarımız, akışımız tamamıyla kendimize has ve fakat konseptlerimiz doğuştan arkadaş. E, haydi dedik o zaman, gel beraber gidelim sinemaya… Baktık en yakınımızda Burgonya Dükü / The Duke of Burgundy var, girdik izledik nazlanmadan. Filmden çıkınca attık kendimizi sokak masalı bir kafeye ve bekletmeden bastım düğmeye. Önce izlediğimiz filmi konuştuk, sonra da sinemalı soruların peşinde Cebenoyan’ın sarsıcı hayat öyküsüne yol aldık. İşte hayat, işte kayıt…

“ÖLMEDEN ÖNCE İYİ BİR FİLM YAPACAĞIMI DÜŞÜNÜYORUM”

Burgonya Dükü’nü izledik, neler düşünüyorsun?

Peter Strickland denen bir yönetmen bu. Ben adını ilk, Berberian Sound Studio (2012) ile duydum. O yıl film eleştirmenlerinin “yılın en iyileri” listelerinde çok gördüm filmi, sonra İf’te yakaladım. Fakat hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Hayal kırıklığı derken, filmin hâlâ kafamda kalam imgeleri, imajları, sahneleri, anları var. Hani bir tat bir doku açısından, atmosfer yaratma açısından başarılı ama atmosferin ötesinde bir şey yok. ‘Giallo’ diye bir tür var İtalyan sinemasında. Sarı demek giallo, bir tür ucuz romanların kapakları sarı olurmuş -cinayet, korku vb. suç romanları- onlardan uyarlanan filmlere Giallo diyorlar işte. Mario Bava, Dario Argento bu türün iyileri. Bu Strickland da o türe bir saygı duruşu -ya da neyse işte- sunuyordu, ‘Berberian Ses Stüdyosu’nda. O atmosferi, o dünyayı yaratmak istemiş bir şekilde. Atmosfer hakikaten başarılıydı.

Bu filmdeki yaklaşımlarını nasıl buldun?

Aşağı yukarı benzer bu filmde de. 70’lerin cinsel sömürü sineması diyelim, ona bir tür sanat sineması tadı vermiş. İç çamaşırın ötesinde çıplaklık yoktu, erotik ya da cinsellik sömürüsü yapan bir film değil ama ima var o 70’lerin seks sinemasına –o zamanlar “seks filmi” derdik ya. Bir tür saygı filmi yapmış o sinemaya, müzikleriyle, imajlarıyla vs. Bir takla da attırmış tabii biraz.

Kadın erkek aşkı değil, iki kadının ilişkisi var bu filmde…

Lezbiyen ilişki var, evet. Yine atmosfer yaratmada başarılı bence. Belirli bir süre –yarım saat filan– izlemek gayet keyifli.

Yarım saat mi?

Hadi bilemedin kırk beş dakika. (Kahkahalar) Kendilerini tekrarlamaya başlıyorlar sonra.

Fakat maksatlı bir şeydi herhalde o tekrarlar bu filmde, anlayabildin mi sebebini?

“Ya, ne kadar sıkıcı bir hayatları var” diye düşündüm. (Kahkahalar) Ancak rol yaparak birbirlerinden zevk alıyorlar, kendi gerçekleri tat veren bir şey değil gibiydi. Biri pijama giydiğinde öbürü için bütün cazibesi gidiyor. Her şey o kostümler, o roller, o senaryo içinde davranmayla cazip hale geliyor. Son zamanlarda nedense çok sado-mazo ilişki gösteren filmler oldu. İlk akla gelen ‘Grinin Elli Tonu’ tabii. Orada da sado-mazo bir ilişki vardı, burada da bir sadoğmazo rol oynayan, birisi ‘master’ diğeri ‘slave’, efendi-köle ilişkili bir anlatım vardı. Gerçek anlamda acı çektiğinde mazoşist, hiçbir şekilde keyif almıyor. Gerçek olmaması, oyun olduğunun bilinmesi gerekiyor onun. Bir film daha geldi aklıma seyrederken, Haneke’nin ‘Piyano Öğretmeni’ filmi (‘La Pianiste’/‘Piyanist’, 2001). Orada da metne dayalı bir ilişki söz konusudur ya. Sözleşme hep oluyor nedense sado-mazo ilişkilerde. Mazoşizme adını veren Sacher Masoch’un (Leopold von Sacher-Masoch) ‘Kürklü Venüs’ünde de öyle bir hikâye var. Sözleşmeli. Ve o efendi-kölelik gerçeğe dönüştüğünde, bir taraf (sadist/efendi rolünde olan) gerçekten aşağıladığında, diğeri (mazoşist/köle rolündeki) çok acı çekiyor. Çünkü kontrol eden taraf aslında mazo/köle olan taraf, o yönetiyor ilişkiyi.

Ve o aşağılanma rolü gerçeğe dönüştüğünde kontrol elinden gitmiş oluyor?

Evet, belki de şey diye düşündüm filmi izlerken, mazolar o konumda olmaktan çok korkuyorlar belki de –yani güçsüz, ezilen konumu. Ve o korkularını canlandırarak sanki üstesinden geliyorlar. Terapi yöntemidir ya aynı zamanda, korkunla yüzleşirsin ve o korkuyu aşarsın. Belki de öyle bir şey, bilmiyorum.

Kontrollü şekilde o korkuyu yaşamaktan da haz üretiyor?

Evet, tuhaf yani. Psikolojik derinliğini işleseydi o sado-mazo ilişki dinamiğinin, daha önce rastlamadığımız yeni bir takım sorular uyandırsaydı sevebilirdim. Bir yerden sonra, daha önce görmediğim bir şey yoktu gibi geldi bana.

FİLM ELEŞTİRMENLİĞİ VE KLİŞELER…

“Saygı duruşu”, “selâm çakmak” ifadelerini sen de kullanıyorsun. Son zamanlarda bu ikisine karşı yükselen bir alerji var, militarist bulunuyor bu söylemler sinema eleştirilerinde. Ne dersin?

Allahallah, o da fazla hassasiyet yani, gereksiz. Ben selâm çakmayı hiç askeri bir bağlam içinde düşünmedim açıkçası. Saygılı bir şey evet ama öyle el pençe divan hazırolda durmak değil. ‘Homage’ yerine daha iyi bir Türkçe ifade bilmiyorum ben, onlar ne öneriyor acaba? O türün estetiğine gönderme yapmak, o türü bir şekilde yenilemek. O türü alıp sevmek, bire bir aynısını değil de ona bugünün dünyasından, kendi dünyasından bir şeyler katarak yeniden üretmek. Bu filmin de yaptığı bu.

“Yarım saat izlemek yeter” dedin ya meselâ, film eleştirmeni klişelerine pek de uygun bir cümle değil (Kahkahlar). Demek ki, eleştirmenler de her filmi pür dikkat, ameliyat ederek izlemeyebiliyor?

Valla diğerlerini bilmiyorum ama ben konsantrasyonumu yitirebilir ve kendi kafamda başka bir film seyretmeye geçebilirim film izlerken. Eğer film beni sarmadıysa. Öyle pür dikkat, bir cerrah titizliğiyle de izlemiyorum filmleri. Kaptırabiliyorum, kaptıramayabiliyorum.

DAĞITAN FİLMLER…

Ağlar mısın peki filmlerde çok kaptırıp?

Çok ender. Ama bu şundan kaynaklanıyor sanırım: duygularımı bastırmak gibi kötü bir huyum olduğunu düşünüyorum. Sanki küçüklüğümden beri kendi kendime, film seyrederken çok duygulanarak seyretmenin çok iyi bir şey olmadığını düşünerek biraz dondurmuşum gibi geliyor bana kendimi. Bundan kurtulmaya çalışıyorum. Kaptırıp filmde ağlamak çok kötü bir şey sanki, eleştirel mesafesini koruyamamak.

Çocuk yaşta insan niye öyle düşünür acaba?

Bilmiyorum, birilerinin etkisinde kalmış olmalıyım herhalde. Tam emin değilim ama benden daha büyük birilerinden, filmin ciddi bir sanat olduğu kulağıma yer etmiş herhalde. Küçümsediğim bir şey oldu yani öyle kaptırıp ağlamak filan. Bunun doğru ve olması gereken olduğunu kesinlikle iddia etmiyorum hâttâ yanlış olduğunu düşünüyorum. Ama öyle bir bastırma mekanizması var bende. Onun için çok ağlamam ama ağladığım filmler oldu.

Hangileri onlar?

‘Babam ve Oğlum’da zırıl zırıl ağladım. Bir de Naomi Watts’ın başrolünde oynadığı bir tsunami filmi var, ‘Kıyamet Günü’/‘La Impossible’. Çok etkilendim o filmde, bayağı ağladım. Benim için çok somut trajedileri hatırlattı tabii hayatımdaki. Depremde üç kişiyi kaybettim ben. Annemi, babamı ve oğlumu kaybettim. Belki çıkarıldılar ve hastanedeler, belki de enkazın altındalar, bilmiyorsun. O bilemediğim bir dönem var, o çok korkunç bir dönem. Hastanelere gidiyorsun, yerlerde kefenlere sarılmış cesetler. Onlara bakacak mısın, bakmayacak mısın? Listelere bakıp filân, çok korkunçtu. Ona benzer süreçler vardı filmde de. Kocasını, çocuklarını kaybeden bir kadın, onun o arayışı… Dağıttı beni.

İLK SİNEMA MACERASI

Sinemaya ilk gidişini hatırlıyor musun hayatında? İlk ne zaman gittin, ne izledin?

Hatırlamıyorum. Biz Şişli’de Sıracevizler caddesinde oturuyorduk. Orada da Kervan Sineması vardı ki zamanında Sinematek orada kurulmuş. Sonra Kervan Sineması’nın kışlık bölümü kapandı, yazlık sinema olarak çalışıyordu. Ve televizyon daha hayatımıza girmeden önce sanırım haftada iki film oluyordu orada. Çok film seyrederdik o yazlık sinemada. Muhtemelen onlardan biridir. Aklıma gelen film, ‘Dünyanın Ucundaki Fener’ (Jules Verne’in romanından, 1971). İlk seyrettiğim film sanırım değildi, ama nedense o geliyor aklıma, bilmiyorum.

Başka neler geliyor aklına?

Site Sineması’na gittiğimi hatırlıyorum, şimdi olmayan. Halaskargazi caddesindeki o sinemalara çok giderdim çocukluğumda. Kent, Site, Harbiye’de As, Nişantaşı’nda Konak. O dört sinema ve Kervan, benim hayatımın film seyretme tarihi oralarda başladı. Şişli, Osmanbey, Harbiye, Nişantaşı bölgesinin sinemaları. Hiçbirisi kalmadı şimdi.

Kendini bildiğin yaşlarda, seni ilk çarpan film?

Valla meselâ ‘Taksi Şoförü’ (Taxi Driver) filmi 76’da çekildi. Ben o zamanlar 16 yaşındaydım. Fakat Türkiye’de gösterime girişi 1980. 76-80 boyunca biz bunun nerede fragmanlarını gördüysek izledik. Daha filmi seyretmeden dört yıl boyunca hayallerimizdeydi. “Are you talkin’ to me?”… Dört yıl boyunca heyecanla bekledim. Ne DVD, ne video, hiçbir şey yok tabii o zaman. 80’de seyrettiğimde de beklediğime değmişti yani. (Gülüyor) Fragmandan yakaladığım o etkiyi almıştım. Başka filmler de var tabii, ‘Apocalypse Now’u da çok etkilenerek seyrettim. Hâttâ ‘Paris’te Son Tango’, kaç yaşındaydım bilmiyorum, lisedeydim. Belki anlamak için yaşım küçüktü ama bir şekilde anladıydım sanki.

Sinemada kalbini ilk kaptırdığın kadın?

Hahaha. (Düşünüyor) ‘Jeremy’ diye bir film vardı, 14-15 yaşlarındayım. Glynnis O’Connor’dı galiba, o da benim yaşlarımdaydı. (Gülüyor) İlk aşkı anlatır film, ilk öpüşme vs. Çocukla da çok özdeşleşmiştim, erkek karakterle. O da benim gibi gözlüklüydü, o da benim gibi müziğe çok meraklıydı filân. Ve ben de o tarihlerde ilk öpüşmemi yaşamıştım. İlk aşkım o olabilir, Glynnis O’Connor. Başka bir filmde de görmedim bir daha. (Kahkahalar)

“OYUNCULAR BENİ ÇOK ETKİLER”

“İşte bu!” dediğin aktörlerin?

En küçüklüğümde Charles Bronson’du, o pazularıyla sert erkek falan filan, ondan çok etkilenirdim. Sonra Paul Muni, Marlon Brando ve Robert De Niro tabii. Bir dönem ona çok hayran oldum. Ben oyunculardan çok etkilenirim zaten, daha çok isim var, Michel Piccoli gibi.

Kadınlar?

Debra Winger’ı çok beğenirim, çok hoşuma giden bir oyuncuydu. Patricia Arquette’i çok severim, Anne Hathaway’i beğeniyorum şimdilerden. Filmlerde en etkilendiğim şey iyi oyunculuktur belki de. Bayılırım, hâttâ kendimde de bir oyuncu olma isteği olduğunu yeni yeni farkettim. Birkaç filmde de oynadım, ‘Gözümün Nuru’ (2013), ‘Hayatboyu’ (2013) ve şimdi daha çekimleri sürmekte olan ‘Dar Elbise’. En büyük rolüm ise bir dizide oldu, ‘Çıplak Gerçek’ adlı bir dizide oynadım, Ümit Ünal’dı yönetmeni. Meğerse hep istermişim yani çok yeteneksiz de değilmişim, fena da bulmuyorlar. (Gülüyor)

Madem öyle, aktör olsan -öyle gelişseydi olaylar- kim olurdun veya olmak isterdin?

(Düşünüyor) Marlon Brando herhalde.

Vay canına! Klasik Yeşilçam’la aran nasıldır peki?

Çok iyi değil. Çok bilmem de. Çok seyretmişliğim var tabii o yazlık sinema döneminde ama yine bir yerlerden gelmiş bir küçümseme kültürü var. Ben entel olmaya kararlı bir çocuk olarak yetişmişim anlaşılan. (Gülüyor) Öyle bir iddiayı çok erkenden edinmişim, kötü bir şey tabii bu.

Tek bir isim bile yok mu?

Fatma Girik belki. Daha sosyal gerçekçi olduğunu zannettiğim –o zaman- bir takım filmlerde oynamıştı. Daha sol filân, o yüzden ona daha bir sempatim vardı. Tarık Akan da fena değildi benim için, hoşlanırdım bir şekilde.

“Kahramanım” diyebileceğin kimse?

Yok. O kadar özdeşleştiğim bir erkek oyuncu ya da o kadar hayran olduğum bir kadın oyuncu yok.

En takip ettiğin yönetmenler?

Yılmaz Güney, Ömer Kavur, Atıf Yılmaz. Popüler sinemayı pek takip etmezdim.

“NİTELİKLİ HALK SİNEMASI ÇOK AZ ARTIK”

Genel eleştirmen tipolojisi değil midir bu Türk sinemasını küçümseme klişesi? Önceki yıllarda daha çok hissedilirdi, şimdilerde yaygın değil, o barış sağlandı on yıllar içinde. Ancak bilinen ve şikâyet edilen bir yaklaşım olageldi. “Eleştirmenlerimiz Türk sinemasını hep küçümsedi” denir, sebep halka yakınlık diye görülür, “halkı küçümsediler” kanısına varılır hâttâ oradan. Eleştirmenlik ve Batı’ya yatkınlık, yerliye uzaklık… Gerek midir, şart mıdır bu?

Hiç değil. Aslında başından beri hep öyle olmuş da değil. İki ekol olmuş –benim anladığım kadarıyla– bir Sinematek ekolü, bir de Yeşilçam’cı ekol. Onat Kutlar anti Yeşilçam. Atilla Dorsay da sanırım o cephe. Şimdi o kırıldı ama bir zamanlar o da çok küçümsermiş Yeşilçam’ı, Sinematek’in daha sanat yanlısı görüşlerinin etkisindeymiş. Ama Yeşilçam’ı savunan taraf var bir de tabii. Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Enstitüsü’nün başındaki Sami Şekeroğlu olsun, Halit Refiğ’ler, Metin Erksan’lar, Lütfi Akad’lar. Onları savunan, orada da çok büyük değerler olduğunu düşünen entelektüeller de her zaman olmuş. İkili bir kamplaşma varmış 60’larda, 70’lerde ama bu kamplaşma artık yok. Ne bileyim, ‘Vesikalı Yârim’e bir zamanlar kimse değer vermezmiş meselâ ama bugün Türk sinema tarihinin en değerli filmlerinden biri sayılıyor. Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ da çok aşağılanmış zamanında. Değeri sonradan bilinen filmler bunlar. Dönemin çok egemen düşünsel akımları oluyor. Hegemonik diyebileceğim o bakış açısı bir şekilde diğerlerini bastırabiliyor. Bugün de mesela liberal bakışın çok hegemonik olduğunu söyleyebilirim, bir dönem en azından. Bunun sinemaya izdüşümü çok net yok, öyle ayrımlar yok. Bir ticari sinema var, bir de festival filmleri var ama nitalikli halk sineması çok az var. Belki Çağan Irmak bunu yapmaya çalışıyor, belki Cem Yılmaz yapmaya çalışıyor ya da Yavuz Turgul… Kaliteli ama kitlelere hitabeden filmler. Onun dışında çok güçlü, Yeşilçam kadar seyirciye hitabeden ve aynı zamanda nitelikli olmayı başaran filmler çıkaran bir anaakımdan söz etmek güç.

Niye böyle? Film üretme kapasitesine baktığımızda çok parlak zamanlara girdik. Sorun ne?

Çok net bir cevabım yok. Toplumun içinde bulunduğu durumun bir yansıması olarak sinema da böyle belki. Eskiden toplu olarak daha fazla ütopyalarımız, daha fazla beklentilerimiz, daha fazla bağımız vardı belki birbirimizle. Belki şimdi o bağlar, o inançlar o kadar zayıfladı ki… Meselâ bir Recep İvedik karakteri kabadır, iticidir. 60’larda meselâ böyle bir karakterin tutulmasına imkân yoktu, diye düşünüyorum. Toplum öyle bir karakteri sevmezdi ve dışlardı. Daha insancıl, daha babacan ya da Kemal Sunal gibi saf ama insancıl olması gerekirdi. Ama şimdi kötücül diyebileceğimiz karakterler çok tutlabiliyor. Tam kötü bir karakter değil tabii ama duyarsız. Belki halimiz bu, insan ilişkilerimiz bu. Bir şeyleri mi yitirdik acaba, bilmiyorum. Kitleselleşebilen, ‘Hababam Sınıfı’ kolektif ruhunu yaşayan şeyler çıkmıyor işte, o ruh yok.

“ZEKİ DEMİRKUBUZ’UN, NURİ BİLGE CEYLAN’IN KARAKTERLERİ HEP YABANCILAŞMIŞ İNSANLARDIR. HAYATA KARŞI ÇOK UMUT BESLEMEYEN, SEVGİ YAŞAYAMAYAN. YÖNETMENLERİN KENDİ DÜNYALARININ YANSIMALARI SONUÇTA BUNLAR.”

“Benim yönetmenim” dediğin isimler?

David Lynch’i çok etkileyici bulurum. Gerçi artık film yapmıyor, son filminde de hiçbir şey anlamadım. ‘Inland Empire’ (2006), son uzun metrajı oydu. Polanski’yi beğenirim, Richard Linklater’ı beğenirim. Bir sürü Amerikalı var aslında Avrupalı’dan çok, o kadar da entel dantel değilim. “Ozu, Bresson, Bergman, Tarkovsky”, der onlar. O kadar değilim, daha Amerikan, popülere daha yakın bir sinemayı seviyorum.

Yerli yönetmenlerin?

Zeki Demirkubuz’un eski dönemi, artık ondan umudumu kestim.

“Sebep” diye bir parantez açalım o zaman…

Kafayı yedi. ‘Kıskanmak’ bir haset klasiği. Kendi duygularına hiç mesafe koyamadan benim üzerime kusmasından nefret ettim o filmde. Nuri Bilge Ceylan’la kapışması haklı olabilir, haksız olabilir ama bu kadar dolaysız bir şekilde benim üzerime boca etmesinden tiksindim diyebilirim.

“Benim üzerime” derken, seyirci olarak?

Seyirci olarak, tabii.

Beğendiklerine dönersek? 

Filmler üzerinden gitsem daha iyi. Hüseyin Karabey’in son filmini sevdim, ‘Sesime Gel’ (2014). Aslı Özge’nin ‘Köprüdekiler’ini (2009) bayağı beğendim. Beni en çok etkileyen film geçen yıl, Deniz Akçay’ın ilk filmi ‘Köksüz’ (2014) oldu, bayıldım. Tabii ki Nuri Bilge Ceylan’ın sineması gayet muhteşem anlar içeriyor, bütün olarak çok bayılmasam da. Onur Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ (2013) filmini çok beğendim. Hâttâ seyrederken Taxi Driver’ı hatırladım, çocukluğumun beni en etkileyen filmlerinden biri. Sonra Onur Ünlü’yle konuştum, filmi çekerken oyuncularıma şunu söylüyordum dedi, “Tanrı’nın yalnız kulu bu adam”. Bu da zaten Travis’in (Robert De Niro) o filmde kendisi için kullandığı ifadedir. Meğerse o duyguyu geçirmek istiyormuş Ünlü ve hakikaten de geçti. Aslında bayağı iyi yönetmenler var, iyi filmler yapılıyor.

Genel olarak Türk sinemasında senaryo sorunu mu var, yönetmen sorunu mu? Her ikisi de ayrı ayrı iddia -ya da teşhis- ediliyor.

İkisini birbirinden ayırmak çok anlamlı mı bilmiyorum. Sanat sineması denildiğinde auteur sineması anlaşılır, yazar/yönetmen sineması, senaryoyu yazanla yöneten aynıdır. Kendi dünyasını kuran kişidir auteur. Bir eksiklik varsa orada, o senarist/yönetmenin dünyasında vardır. Türk sinemasındaki patlama aslında görece çok yeni bir olgu diyebiliriz. 80’lerden sonra yılda 4-5 filme inmiş dönemler var. ‘Eşkıya’dan beri zamanla artan bir rotaya girdi. Harhalde ki, ben dizi dünyasını hiç bilmiyorum ama burada oturmuş bir şeyler var ki dünyanın birçok bölgesinde popüler dizilerimiz. Ben Kıvanç Tatlıtuğ’un adını Mısır’da öğrendim. O kadar da meşhur değildi o zamanlar bizde, ‘Gümüş’ diye bir dizi varmış meğer. Ve Mısır’da bir stardı adam. Yine Kazakistan’a gitmiştim bir festival için, orada da sürekli dizi soruyorlardı. Yunanistan da seyrediyor, Fas da seyrediyor. Şunu demek istiyorum, demek ki dizi işinde bir sistem oturmuş, dizi matematiğini çözmüş Türkiye. O da herhalde belirli bir niceliğin, tekrarın sonucu. Sinemada bu daha olmadı, yeni yeni bir niceliğe kavuşmaya, oturmaya başlıyor belki.

“70’TE TV İLE KIRILAN, 80’DE DARBEYLE ÇÖKEN, VİDEOYLA İYİCE AZALAN SİNEMAMIZ, ON YILDIR YENİ YENİ CANLANARAK, DÜNYA ÇAPINDA KENDİ SİNEMASINA SEYİRCİ ÇEKEN YEREL SİNEMALARDAN OLMAYA BAŞLADI.”

Ne arasın bir filmde? “Aradığım her şey onda var” dediğin film nasıldır?

Aradığım her şeyin olmaması lazım o filmde ki o benim için aradığım her şeyi içersin diyebilirim. Çıktığımda, “bu film şunu anlatıyor”u net olarak kuramamak isterim. Tamamen boşlukta kalmak değil tabii, bende bir şeyler uyandırmış olsun, onun ne olduğunu ben merak edeyim, daha çok anlamak istiyim. Başkaları ne düşünmüş diye bakayım, belki bir daha izlemek istiyim. Merak uyandırmasını, beni yakalamasını isterim. Oyunculuğun çok iyi olması da benim o filmi seyretmem için yeterli bir neden olabilir.

“ÖZEL BİR TÜR MERAKLISI DEĞİLİM. İNSAN RUHUNUN DERİNLİKLERİNE DALMAYA ÇALIŞAN, BUNU İYİ OYUNCULUKLA BECEREN HER FİLMİN, BAŞIMIN ÜSTÜNDE YERİ VAR.”

“O bir yana, diğerleri bir yana” dediğin 3 film?

Paul Newman’ın oynadığı ‘The Hustler’ (1961), yönetmeni Robert Rossen. Daha sonra bunun devamını Scorsese çekti, ‘Paranın Rengi’ diye, Paul Newman’ı Tom Cruise oynadı ama başarısız bir filmdi. Orijinali ise beni çok etkilemiştir. Muhtemelen, çok yetenekli ama kendi üzerindeki kontrolü yetersiz o bilardocu karakteriyle çok özdeşleştirdim kendimi. Yani birçok şeyi başarabilir ama başaramıyor, loser belki de. O karakterden çok etkilenmiştim ve ne zaman seyrettiysem de çok beğendim. Onun dışında, ‘Taksi Şoförü’nden zaten söz ettim. Linklater’ın üçlemesinin ilk filmi ‘Before Sunrise’, o bence seyrettiğim en iyi aşk filmlerinden biri. Yine Linklater’ın -beğenilen bir filmi değildir ama- kızımla her seferinde bayılarak izlediğimiz filmi de ‘School of Rock’ (2003). Bence çocuklara yönelik değil, bana çok hitap ediyor. (Kahkahalar)

FESTİVALLER VE SANSÜR

Önce Altın Portakal, sonra İstanbul Film Festivali bu yıl sansürden nasibini aldı ve tatsız şeyler yaşandı. Her ikisi de bundan zede aldı. Olup bitenlerde bir eksik, gedik, yanlış görüyor musunuz? Tepkilerin ve olayların vardığı noktalar anlamında. Ve bundan sonra ne olacak? Antalya’da Türk filmlerinin yarışmayacağı söyleniyor meselâ. Nereye gidecek bu böyle?

“Kuzey-Bakur’un sansürü” başlıklı bir yazı yazdım ben bununla ilgili (http://www.birgun.net/news/view/kuzey-bakurun-sansuru/16752) çok da olumlu tepkiler aldım. Soruyu soruş tarzından aynı kaygıları hissettiğimizi algıladım. Şöyle diyim, bir eser yasaklanıyor ki bu yasaktır, çünkü o eser işletme belgesi tamamen keyfi bir şey, yabancılardan değil yerlilerden istenen bir şey. Festivaller son dakikada filmlerin yetiştiği ve katılabildiği yerlerdir, onlardan böyle bir bürokratik süreci tamamlamalarını beklemek yanlıştır. Dolayısıyla bu uygulama aslında sadece yasaklamak istedikleri filmler için var. ‘Bakur’ filmi iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Beş para etmediğine dair bir şeyler de söylendi. Görüp kendim değerlendirmek isterdim. Belki hiç sevmeyecektim, belki nefret edecektim. Ama ne farkeder, kendim göreyim yani. Onu görüp de “A, PKK ne şahaneymiş diyecek değilim” mümkün değil, benim ablamı PKK öldürdü 94’te. Benim belki bu konuda laflarım var ve bunu söyleme fırsatımı engelliyorlar. Bu kabul edilebilir bir şey değil.

(1994 yılbaşısına bir gün kala, Taksim Meydanı’ndaki The Marmara Oteli’nin kafesine yapılan bombalı terör saldırısında hayatını kaybeden Yasemin Cebenoyan’ı ve Onat Kutlar’ı saygıyla anıyoruz. Cüneyt Cebenoyan’ın sansür hakkındaki görüşlerinin ayrıntılarını, ilgili linkte yer alan yazısında bulabilirsiniz. – S.G.)

Kendi bindiği dalı kesmeyen, festivalleri zayıflatmayan bir çözümü var mı peki bu işin?

Muhakkak ki vardır, onun bulunması lazım. Yoksa festivallerden çekilerek kendimizi ve seyirciyi zarara uğratmak, mahrum etmek çözüm değil. Bu diğer tarafın elini güçlendiren, “oh, ne güzel batıyor” dedirten bir şey. Filmi yasaklanan arkadaşların, diğer filmlerin gösterilmesi için çaba harcaması gerekiyor belki de. “Siz gösterin” diye öne çıkmalılar belki de. Festivallerden daha fazla şey beklenemez, bu işi yapacak olan sektördür bence. Sinemacıların bunu çözmesi lazım. Dava açarak mı, ne yaparak bilmiyorum. Festivalleri ortadan kaldırmanın kimseye faydası yok. Diğer tarafa faydası var sadece.

Var mı gönlünde yatan bir film aslanı? Bir gün kendi filmini yapmak hayali, hedefi, isteği?

Hâlâ var evet. Kısa filmler çekmişliğim var zaten, o zamanlar Super 8 mm formatında çekiyorduk. Ve ben aranılan bir kameramanıydım Boğaziçi Sinema Kulübü’nün. Reha Erdem’in ilk kısa filminin kameramanı bendim vb. Sonra işte yine talihsizlik, hapse girdim, devletin manevi şahsiyetine hakaretten. “Cuntanın anayasasına hayır” demiştim, cunta demek de o zamanlar hakaret sayılıyordu. Şimdi herkes cuntadan nefret ediyor ama o zamanlar hapse giriliyordu. Tabii sadece hapse girmiyorsunuz, başka bir sürü etkisi oluyor. O sürecimi çok kırdı benim, cesaretimi de kırdı. Yeni yeni cesaret bulmaya başladım o 80’lerden kalan “kendi filmimi çekmek” hedefimle ilgili. Bir belgesel projem var şimdi, destek bulmayı umuyorum. Ölmeden önce iyi bir film yapacağımı düşünüyorum. Vizyona giren bir filmim olsun istiyorum.

Cüneyt Cebenoyan’la seansımız burada bitti sevgili Sinemaskop Randevular takipçisi. Bir sonraki randevuda yeni bir vizyon filmi ve bambaşka sinema tecrübeleriyle buluşmak üzere, iyi seyirler herkese. 

Sevim Gözay – Mayıs 2015

cuneyt cebenoyan_01 (4) - Kopya