Canavarlar, yangın ve kedi merdivenleri

Fotoğrafçıda çalışıyordum. Galip vardı, arkadaşım. Yandaki kırtasiyede. Melek vardı bir de aynı kırtasiyede. Bir gün biri dururdu dükkânda, bir gün diğeri. Galip ağbi derdi Melek. Değişikti Galip, deli-dahi arasındaki ince çizginin cambazlarından bana kalırsa. Kılık kıyafetine pek dikkat etmez, çelimsiz denecek kadar da zayıf. Çubuk ya da Taç kraker yerdi. Bazen de balık. Kraker yani. Ütüsüz gezer, saçını taramazdı ama Einstein gibi sohbeti vardı. Ben nereden biliyorduysam Einstein’ın sohbetini? Eh canım, bilmek için yaşamak gerekmez ille. Bazı bilgiler içine konmuştur inanın. Malumdur. Sekiz on yaş büyüktü benden Galip. İki üniversiteye devam ediyordu aynı anda. Biri gemi mühendisliği, biri de matematikle ilgili yine, unuttum şimdi geçmiş gün. İkisi de Boğaziçi onu hatırlıyorum. O zamanlar iki bölüm okumak olaydı, şimdiki gibi kolay değil. Benim kafa dersen, anılar 9. Yeni bir filtre seti almış patron, onu deniyorum hababam. Manuel filtre ama ha, şimdiki dijital oyuncaklardan değil. Cep telefonları bile yoktu, dijital ne kelime. Pasajdı bizim orası. Hiç pasajda çalıştınız mı bilmem. Her çarşıda olan cinsten, küçük, yıllanmış bir pasaj. Benim çalıştığım fotoğrafçı pasajın sonunda, sağda. Tam karşımız Cevdet, kuyumcu tamircisi. Onun yanı tuhafiye, bizim yanımız kırtasiye. Girişte de bir eczane. Biz en sondayız ya, bizden çıkınca çay ocağı var, onun hemen önü de aydınlık. Aydınlığa korsan bir kulübe çakmışlar, olmuş sana çayocağı, anlayacağın. Dış kapıya çıkıp dükkânı boş bırakmak olmadığından, hayat kurtarıyordu o aydınlık. Hem hava alıyoruz, hem arkadaşlarla laklak ediyoruz, hem de geleni gideni gözlüyoruz. Kırtasiyeci Melek ve bizim o zamanlarki çırak Murat’la üçümüzün bir fotoğrafı var. Oturmuşuz yan yana, gülmüşüz, çekmiş biri. Kim çekmiş bilmem. Galip çekti belki. Severdim Galip’i. Tuhaf tuhaf şeyler anlatırdı durmadan ve gülümserdi mütemadiyen. Asosyal gibiydi, konuşmazdı pek kimseyle. Ya kitap okur ya benle sohbete gelir. Ya da ben ona giderim. Gözüm kapıda hep malum, dükkânı boş bırakmak olmaz. Yağmurlu günlerde iş olmazdı pek. Kimse girmezdi neredeyse pasaja. Geçit olsa girerlerdi ama küçük kör bir pasajdı işte. Biz bize kalırdık öyle günlerde. Katalitik yanardı bizim dükkânda. Çay olurdu elektrikli ocağın üzerinde. Cevdet’in müşterisi hiç eksik olmaz ama, yağmur çamur fark etmez, elinde ya bir gümüş yüzük, ya bir altın kolye, tamirlik. Törpüsü, kıl testeresi hiç durmaz. Mutfak vardı bizim içeride, küçük. Eskiden karanlık odaymış da patron iptal etmiş sonradan. Patron da lafın gelişi, iyi arkadaştık aslında. Laboratuara gönderiyorduk negatifleri banyoya. Daha az maliyetliymiş öylesi. Neyse işte çay yapınca Galip’e de götürürdüm, onun kendi fincanıyla. Eski bir şeydi o da. Sohbeti gıcırdı Galip’in boşver fincanı. Müşteri gelene kadar saatlerce laklaktayız biz hep. Kırtasiyeleri severim, diyeceğim o. Dosttur kırtasiyeler. Daha ilkokula ilk başladığım günlerden cennet bellemiştim. Özlem’di ilk meftun olduğumuz kırtasiye. Adına bak bir kere: Özlem. Gel de tütmesin burnunda. Bir çocuğun isteyebileceği her şeydir kırtasiye. Beni o kap kâğıtlarına sarıp bir rafa koysalar gıkım çıkmazdı, o derece. Delgeçleri, zımbaları bile severdim, yavru birer kediymişlercesine. Raptiyeler, ataçlar, renkli toplu iğne kutuları, yedek zımba telleri. Bütün o minik tefek ıncık cıncık mücevher değil de ne? Babamın dükkânından kalma bir sevgi belki de. Küçük Langa’daki asma katlı dükkânın yazıhanesinden kalma. Sümen takımına, zamanın ofis eşyasına çok düşkündü babam. Hepsi pırıl pırıldı yerli yerinde. Onun sevgisi, kıymet biçmesi bana da miras geçmişse demek. Deftere, kâğıda, kaleme çok değer verirdi babam. Haddinden fazla belki de. Elle tutulamayacak kadar küçülen kurşun kalemi, sabit kalemi bile atmazdı. Devletin sermayesiydi, atılır mıydı hiç? Savaş görmüş kuşağın hayat bilgisi başka tabii. Bambaşka. Allah rahmet eylesin, kalanların da kulağı çınlasın. Nereden geldim ben buraya?  Ha, onu diyeceğim… İnsan kıyar mı ya kırtasiyeye? İnsan kıyar mı o mini mini kokulu silgilere? Kurşun, tükenmez, kırmızı, fosforlu, tüylü, çıngıraklı yepyeni kalemlere? Kareli, çizgili, saman, düz, spiralli, ince kalın, türlü çeşit deftere? Cetvellere, pergellere, iletkilere, açıölçerlere? Mavi, yeşil, sarı, pembe, mor, erguvan elişi kâğıtlarına? Renk renk, desen desen, ayıcık ayıcık, bonibon bonibon kap kâğıtlarına? Kutu kutu, sıra sıra, ince ince 0,7 – 0,5 – 0,9 uçlara? Altılı, on ikili, yirmi dörtlü suluboyalara, mumboyalara, kuruboyalara? Tabaka tabaka, kalından inceye, her renkten resim kâğıtlarına? Paket paket, top top, mis gibi, kar gibi bembeyaz A4’lere, teksirlere? Dağ gibi, taş gibi kartonlara, mukavvalara? Barbieli, Batmanli, Örümcek Adamlı, askılı, tekerlekli, çekçekli okul çantalarına? Takım takım, boy boy, şekil şekil mataralara, suluklara? Kutu kutu, matruşka matruşka beslenmelere? Kat kat, rulo rulo, peluş peluş, fermuarlı, çıtçıtlı, mıknatıslı kalemliklere? Güllü, kalpli, kurdeleli zarflara, mektup kâğıtlarına? Simli, pullu, mesajlı, umutlu tebrik kartlarına? Kedi merdiveni olmayı bekleyen grapon kâğıtlarına? Akordiyon gibi açılıp katlanan süslere, kâğıt fenerlere? Bayramlarda sınıfları süsleyen ipli ve şanlı bayraklara? Reva mıdır canavarca yakılmak, yıkılmak güzeller güzeli bir kırtasiyeye? Bütün korku filmlerinden daha korkunç, 8 Eylül 2015’te Kırşehir’de yakılan Gül Kitabevi’nin görüntüleri. Canım gülüm Gül Kitabevi. Nasıl kıydılar sana? Nasıl öyle düşman bildiler? Sen değil miydin, o seni yakanlar okula ilk başladığında aşkla koştukları mabed? Sen değil miydin, her gün girip uçsuz bucaksız hayâle daldıkları kapı? Ağlamak az, dövünmemiz lâzım. İsyan edip sarsılmamız lâzım. Kararsın bulutlar, gürlesin gök! Düşsün yıldırımlar, kükresin dağlar! Devrilsin duvarlar, insin çatılar! Kopsun toprak, yarılsın yer! Bir zamanlar kalem tutmuş o eller! Bir kırtasiyeyi nasıl yıkar, nasıl yakar? Allah aşkına! Gül gibi bir kitabevini yaktı bu ülkede insanlar. Yağmalayıp yıktılar, taşladılar, cayır cayır yaktılar. Sahibini lince giriştiler. 150 kadar insan toplaşıp önce parti binası yaktı, dönüşte bunu yaptı. Hazır başlamışken! Elleri alışmışken! Eşik geçilmişken! Polis ortalarda nedense yokken! Kitabevi yakıp kırtasiye malzemesi yağmalayan linçcilere müdahalesizlikten daha ürpertici ne anlatabilir ki cehaletin cesaretlendirilişini? Bu nasıl bir karanlık? Nasıl bir gözüdönmüşlük? Kentin tek kitabevi yakılırken ortalarda olmayan, ne cehennemde olduğu bilinmeyen bir otorite, yerin dibine batasıca bir otoritedir ancak. Başka diyeceğim yok. Ha, Galip mi? İsviçre’den mail atmıştı en son, oraya taşınmış.

Sevim Gözay – OT Dergi