Canan Anderson’la Dünyada 20.000 Gün seansı

“BİR FİLMİ YAŞATAN EN ÖNEMLİ ŞEY İÇİNDEKİ GERÇEK DOĞAL SESLERDİR”

Bugünkü sinema arkadaşım, müziğin Bond kızı Canan Anderson. Her dilde konuşturduğu sihirli kemanı, sınır tanımayan ezgileri, sesi ve şovlarıyla sahneden sahneye konan bir müzik perisi o. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen 21. Altın Koza Film Festivali’nde icra ettiği ‘Yeşilçam Müzikleri’ performansıyla alkış üstüne alkış alınca, onunla buluşmanın tam sırası olduğunu düşündüm. Altın Koza ertesi, yoğun sahne trafiği arasında bir randevu yapmayı başardık. Ve birlikte, Nick Cave hakkında bir doküdrama olan ‘Dünyada 20.000 Gün’ adlı filmi izledik. Bir müzisyenle, ilham verici bir müzik filmi izlemek isabetti doğrusu. Vizyon melekleri bizden yanaydı. Film biter bitmez kafeye geçip birer kahve söyledik ve sohbete daldık. İşte kayıt!

İtalya’da doğdun değil mi, ne kadar kaldın orada?

İki buçuk sene, babam askerdi (Amerikalı). Türkiye’de mecburi hizmetini yaparken annemle tanışıyor, evleniyorlar. Annem hamileyken İtalya’ya gidiyorlar. Orada ben doğuyorum ve 2,5 yaşına kadar benim dinlediğim müzikler İtalyanca long play’ler. Annem hep onları çalıyordu evde. Sonra Amerika’ya döndük ve 4 yaşıma kadar orada kaldık. Annemle babam ayrılınca da annemle Türkiye’ye geldik. Kültür farkları çok fazlaydı tabii. Annem İstanbul hayatını çok seven, sinemaya tiyatroya giden bir kadın. Babam ise tam tersi, iki ev arasında 400 metre mesafe olan bir hayat yaşıyordu. Şehirden uzak, hiçbir komşu yok. Babam işe gidiyor, annem bütün gün evde. Bayağı zorluk çekmiş.

Amerika’nın neresi?

Kentucky, tam Orta Amerika. Aile o kadar önemli ki… Yaşadığın tüm o şeyler ister iyi olsun ister kötü, seni çok besliyor, eğer sanatçıysan. Seyrettiğimiz filmde de öyleydi ya…

afis_dunyada yirmi bin gun

Evet, nasıl buldun Dünyada 20.000 Gün’ü?

Güzel buldum. Çünkü adamın hayat tarzını, müzik tarzını bayağı detaylandırarak anlatmışlar. Özellikle de ilk gençliğinde yaşamış olduğu şeylerle nasıl yoğurulduğunu ve onları müziğine nasıl yansıttığını çok güzel anlatan bir filmdi.

Yaşadığı yer ve iklimle müziğinin ilişkisi de ilginçti, değil mi?

Tabii! “Mekân insanı çeker” diyor ya zaten filmde de. Benim yurt dışında yaşarken bir anda buraya gelmemin nedeni oydu belki de. Nick Cave de onu söylüyor. İngiltere’de Birmingham o kadar fırtınalı, yağmurlu, kara bir yer ama ona, onun müziğine yarıyor işte. Ve orada duyduğu sesleri müziğine taşıyor –fırtına, martılar, denizin sesi– farklı enstrümanlarla. Martı seslerini kemanla vermiş meselâ. Ben de kendime baktığımda hem Türk müziği seviyorum, hem klasik seviyorum, hem yabancı müzik, hem türkü seviyorum. Tango da çalıyorum, Çigan da çalıyorum, Macaristan’da da yaşadım…

Tam listeyi alalım mı 🙂 Nerelerde yaşadın?

İtalya, Amerika, Avusturya, Almanya, Macaristan, Hindistan ve Türkiye.

Bir anda Türkiye’ye döndüm dedin, açar mısın? Niye dönmüştün?

Hastalandım, ağır bir depresyon gibiydi. Doktora gittim ve bana “yurt özlemi” teşhisi koydu.

Vay canına, sıla hasreti yani?

Evet, ben de inanamadım ama Türkiye’ye gelince geçti. Bunu yaşayarak gördüm ve sonra kesin olarak döndüm. Ve bak, filmde şu da çok ilginçti, ne zaman babasından söz etse psikiyatristle konuşurken sol eli kasılıyordu Nick Cave’in. Sol el, kalbe giden el. Demek ki babası onu bir şekilde çok etkilemiş, yaptığı her şeyde.

İster miydin, senin hakkında böyle bir film yapılsın? Psikoterapiye gir böyle, anlat. Sonra herkes izlesin…

İsterdim. Şu an ben de hayatımı kâğıda döküyorum hattâ. Şimdi için değil tabii, ilerisi için. Kendi müziğimi (bestelerimi) de ortaya çıkarttıktan sonra anlatacağım çok şey var. Neden bu kadar sevgiyi anlatmak istiyorum sahnemde? Neden müziğimi bu kadar sevgiyle yapıyorum ve neden insanlar bana bu kadar sevgiyle geri dönüyor? Bunlarla ilgili.

“DÜNYADA SEVİLEN FİLMLERİN MÜZİKLERİNİ SAHNEYE TAŞIYACAĞIM”

Altın Koza’da izlediğimiz ‘Yeşilçam Müzikleri’ projesi nasıl doğdu?

Ben Tanrı’ya, Allah’a çok inanırım. Enerjiye de çok inanırım. Bundan iki sene önce bir canlı yayında bir performans yaptığımda Türkan Şoray, “sen nasıl bir şeysin?” diye yerinden kalktı. O kadar gururlandım, o kadar mutlu oldum ki o an. Altı ay önce de özel bir sinema gecesinde sahne aldıktan sonra, Belkıs Özener ve Ediz Hun beni tekrar sahneye davet etti ve iltifatlarda bulundu. Alkış kıyamet. O zaman dedim ki, “benim bir şekilde Türkiye’ye mâl olmuş film müziklerini yapmam lazım”. Ben böyle düşünürken Altın Koza’dan teklif geldi… Tamamen enerjiyle doğduğunu düşünüyorum bunların.

“İLK ALBÜMÜMDEKİ ‘SULTAN-I YEGÂH SİRTO’ BÜTÜN KEMAL SUNAL KOMEDİLERİNİN İÇİNDEKİ MELODİDİR.”

Bu film konsepti bir albüme dönüşecek mi peki?

Evet ama öncelikle hazırladığım başka bir albüm geliyor. Türk Sanat Müziği eserlerini kendi yorumumla sunacağım, 2015 başı gibi. Ayrıca çok büyük bir sürpriz de piyanoda olacak, yurt dışından inanılmaz biri çalacak. Sonrasında bir film müziği projem var. Orada da sadece Yeşilçam değil dünyada sevilen filmlerin müziklerini sahneleye taşıyacağım, koro ve orkestrayla birlikte. Onun da adımları atıldı. Bayağı konser şeklinde müzik seyredeceğiz.

Harika. Peki İtalya’da doğdun, sonra Amerika. Yeşilçam’la ne zaman tanıştın merak ediyorum?

7-8 yaşında televizyonlardan seyrederek tanıştım Yeşilçam’la. Kemal Sunal’lar, İlyas Salman’lar, Şener Şen’ler, Hababam Sınıfları, çok çok severim. Hâlâ revaçtalar ve ben de hâlâ o filmleri milyon kere seyrederim.

Neden böyle sence?

Türkiye çok zor şartlarda büyümüş bir ülke. Güleriz ağlanacak halimize denir ya, bu süreçleri insanlara gülümsemeyle anlatmak çok zor bir iş. O nedenle ben bu komedyenlerin çok başarıyla, doğru yerlere parmak bastığını düşünüyorum. Kemal Sunal dendiği zaman sevmeyen bir kişi yoktur…

Hayatında sinemaya ilk ne zaman gittin ve hangi filmdi?

Söyliyim mi? Bakırköy’de Sinema 74’te, ‘101 Dalmaçyalı’! Çizgi filme götürmüştü anneannemle dedem beni. (Gülüyor) Ağzım gözlerim kocaman açılmış, hayranlıkla seyreden halimi hatırlıyorum.

JÖN MÜ, CENTİLMEN Mİ?

Beyazperdede kalbini çalan ilk erkek?

Gülmek yok ama… Don Johnson! (Kahkahalar) Bütün duvarlarımda onun, bir de Rob Lowe’un posterleri vardı.

Sonraki favori adamların?

Sean Connery, George Clooney, bir de ‘İngiliz Hasta’daki Ralph Fiennes.

Gelelim kadınlara…

Meryl Streep ve Jodie Foster. Eskilerden de, Ali MacGraw’u çok severim. Barbra Streisand’ı çok severim, her şeyini. Greta Garbo müthiş ve Elizabeth Taylor.

Yeşilçam’daki esas kadının ve esas adamın?

Hülya Koçyiğit. Onun hanımefendiği, naifliği beni çok etkiler. Esas adamım da iki tane var, Ayhan Işık ve Ediz Hun. Jön jön adamlardan çok, kadınına değer veren centilmenler benim daha çok hoşuma gidiyor.

Nasıl filmler seyretmekten hoşlanırsın? Türler arası favorilerin?

10-15 yaş arasında devamlı gerilim-korku filmi seyrettim. Sonraları ise her türlü filmi seyrederim genel olarak. Ama en sevdiklerim, halkın içinden olan, halkı anlatan filmler. Emir Kusturica’nın ‘Siyah Kedi, Beyaz Kedi’ (1998) ve ‘Çingeneler Zamanı’ (1988) filmleri meselâ.

İzlediğin en romantik şey?

‘Gazap Kuşları’, Richard Chamberlain.

Oyunculuğu hiç düşündün ya da teklif aldın mı?

Üç sene önce bir filmde başrol teklifi aldım, fakat kabul etmedim. Ailem dâhil “nasıl kabul etmezsin?” dedi herkes. Sonra üç dört ayrı dizi teklifi geldi ama onları da kabul etmedim. Seçimler çok önemli. Ben zaten müzisyenim ve sevdiğim şeyi sahnede zaten yapıyorum. Öyle bir teklif gelmesi lâzım ki, “ben bunu oynamayı çok istiyorum” diyebilmeliyim. Teklif geldi diye kabul etmek söz konusu değil bence.

Film müzikleri arasında en sevdiklerin?

Bir kere Charlie Chaplin ‘Smile’, çalmaktan da çok büyük mutluluk duyuyorum. ‘As Time Goes By’ (‘Casablanca’, 1942). Müzikallerin hemen hepsi ve ‘Neşeli Günler’ (‘The Sound of Music’, 1965), çok da eğlencelidir. ‘The Godfahter’, kemana da çok yakışan parçaları seçiyorum tabii. ‘Zorba’nın müzikleri, ‘Amelie’. Sonra ‘Damdaki Kemancı’, bayıla bayıla da çalıyorum. Türklerden de ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’, çaldım da zaten Altın Koza’da. Cahit Berkay’ın eserlerini çok seviyorum.

Favori bestecilerin?

Hans Zimmer’in bütün müziklerine bayılıyorum. ‘Karayip Korsanları’, ‘Aslan Kral’, ‘Da Vinci’nin Şifresi’, hepsi. Sonra John Williams, ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’, ‘Indiana Jones’… ‘Game of Thrones’un (TV dizi) müziklerini de çok beğeniyorum, Ramin Dwajadi.

Sessiz film döneminde yaşasaydın, kesinlikle o filmlerin müziklendirmesinde çalışır ve her bir mimiği verebilirdin bence müziğinle…

A, bestelerimi dinleteyim sana. Bir tango yaptım meselâ, bir de ‘Kayıp Ruh’ var. Dinleyen herkes aynı şeyi söylüyor, “gözünü kapat, filmi kur kafanda”.

Sence sinemaya gitmenin en iyi yanı?

Bir kere dolby stereo olması, çünkü sinemada en sevdiğim şey seslerdir benim. Genelde müzik koyuyorlar ama bence filmi yaşatan en önemli şey içindeki gerçek (doğal) sesler. Sinemada o ortam seslerini çok daha iyi duyarsın ve filmin içine daha iyi girersin. İkincisi, geniş ekran olması. Üçüncüsü de, sadece film seyretmeye gitmiş olmak. Daha konsantre olursun. Sevmediğim şey ise, o konsantrasyonu dağıtacak sesler, çıtır pıtır bir şey yemek vs. Çünkü ben sinemaya giderken kapatırım telefonumu her şeyimi. Çünkü o bir sanattır, sanata da saygı duyulması lâzımdır. Karşımdakilerden de o saygıyı beklerim.

Sinemalı bir hayalin gerçekleşecek olsa hangisini istersin? A) Bir filmin müziğini yapmak B) Bir filmde oynamak C) Kendi filmini yapmak

Biraz abartılı olacak ama kendi filmimi yapmak! (Gülüyor) Hem oynamak isterim, hem de müziğini yapmak. Bunu arzu ederim, neden olmasın?

Bugüne kadar sinemada başına gelen en tuhaf şey?

Amerikalı olmaktan utandığım bir anı anlatayım sana o zaman. Bir gün Kentucky’de sinemaya gittim. Orada koltuk satılmıyor, bilet alıyorsun ve istediğin yere veya boş olan yere oturuyorsun. Girdiğimde, insanların ayaklarını ön taraflara uzatıp ellerinde patates kızartmaları ve dondurmalar yedikleri, mısırları birbirine fırlattıkları saygısız bir ortam görmüştüm. Sinemada yaşadığım en üzücü ve hayal kırıklığına uğradığım anlardan biriydi.

Vee “The End” sevgili Sinemaskop Randevu takipçileri. Müzik perisi Canan Anderson’la seansımız burada bitti. Gelecek seansta sürpriz bir isimle, yeni bir filmde buluşuncaya kadar herkese dolby stereo seyirler! Hoşçakalın.  

Sevim Gözay – Ocak 2014

canan anderson_sinemaskop