Burak Göral’la Macbeth seansı

“LİDERLERİN İZLEYİP DERS ALMASI GEREKEN BİR ESER ‘MACBETH’, GÜNÜMÜZDE İKTİDAR ZEHİRLENMESİ DENEN ŞEYİ ANLATAN BİR TRAJEDİ.”

Bugünkü sinema arkadaşım film eleştirmeni ve senarist Burak Göral. Filme çekilen üç senaryosu, Gece 11:45 (2004), Beni Unutma (2011) ve Tuna Kiremitçi’nin aynı adlı romanından uyarladığı ‘Bu İşte Bir Yalnızlık Var’ (2013) ile seyirciyle buluşan Göral, bu sezon yazdığı iki yeni filmle birden vizyona hazırlanıyor. Biri bir aşk hikâyesi diğeri toplumsal gerçekçi bir kadın hikâyesi olan filmlerin her ikisi de yine şehir odaklı. Bizim bu seansta birlikte izlediğimiz film ise Shakespeaere’in aynı adlı klasik oyunundan uyarlanan ve uzun zamandır heyecanla beklenen İngiltere, Fransa, Amerika ortak yapımı olan ‘Macbeth’. Başrollerinde Michael Fassbender ve Marion Cotillard’ın rol aldığı filmin yönetmeni, Avustralyalı Justin Kurzel. 113 dakikalık filmin sonunda en yakın bir kafeye geçiyoruz ve bekletmeden basıyorum düğmeye. Önce izlediğimiz filmi konuşuyoruz, ardından Göral’ın kişisel sinema macerasının dönemeçlerine bakış atıyoruz. İşte kayıttayız!

afis_macbeth 02

Macbeth’i izledik, neler düşünüyorsun Burak?

Macbeth, Shakespeare’in en karanlık eserlerinden biri -en kısalarından aynı zamanda- ve bu karanlık esere hakkını vermek için epeyi karanlık bir film yapmış yönetmen. Çok trajik tabii Macbeth’in hikâyesi, insan ruhunun karanlığının bir çatlaktan yolunu bulup nasıl ortaya çıktığını anlatan büyük bir eser. Bugünün liderlerinin de izleyip ders alması gerek aslında. Şu soruyu da soruyor eser; o kehaneti duymasa da aynı yolu izler miydi Macbeth? Bu fikrin tohumu kafasına ekilmeseydi de yine aynı yoldan gider miydi acaba? Bu önemli bir soru ve eser bu sorunun ucunu biraz açık bırakıyor. Neden, çünkü Macbeth yaptığı kötülüğün farkında. Zaman zaman küçük de olsa içinden o insanlık kendini gösteriyor -bir damla gözyaşı ya da söylediği bir sözle- esasen bir ızdırap içerisinde. Fakat öyle bir yola giriyor ki o yolun geri dönüşü olamıyor artık, kontrolü tümüyle kaybediyor. Başta Lady Macbeth’in de katkısı var o yola girmesinde. Sonra Lady Macbeth çekiliyor ama Macbeth asla geri dönemiyor, yuvarlanıp gidiyor, o zehirlenme bütün vücudunu ele geçiriyor. Günümüzde ‘iktidar zehirlenmesi’ diye adlandırılan şey başına geliyor ve kontrolü tümüyle kaybeden trajik bir kahramana dönüşüyor.

“BAŞTA İYİ OLMALARINA RAĞMEN İNSANLARI KÖTÜLÜĞE-ZORBALIĞA GÖTÜREN ‘GÜCÜN ZEHİRLEDİĞİ TRAJİK KAHRAMANLAR’ SİNEMADA SIK KARŞIMIZA ÇIKIYOR, FAKAT İNSANLIK HİÇ DERS ALMIYOR.”

III. Richard ve Macbeth’in karışımından oluşmuş pek çok öykü seyrediyoruz ve aslında bize çok yakın, günlük hayatımızda sık sık karşımıza çıkan bir öykü bu.

Her çağın, her toplumun kendi Macbet’leri var değil mi?

Var, çünkü insanın içinde bir karanlık var. O karanlığa engel olamadığın zaman olacaklar artık senin iradenden çıkıyor. Gücün kötü tarafına yenilmek… Bunlar sinemada çok karşılığını bulan, sevdiğimiz hikâyeler, fakat insanlık hiç ders almıyor. Ne kadar çok filmini çekersen çek, nasıl hikâyeler yazarsan yaz, ne kadar güçlü metinler olsa da elimizde, tarihte bunun örnekleri dolu da olsa kimse bunun önüne geçemiyor, işin acı kısmı da bu.

Atmosfer ve uyarlama başarısı açısından nasıl buldun filmi?

Olabildiğine karanlık çekmek istemiş yönetmen bu karanlık hikâyeyi, başarılı da olmuş. Büyük bir kasvetle seyrediyorsun filmi, nefes alamıyorsun. Zaten Macbeth hızlı gelişir, film de bu hıza ayak uyduruyor. Zaman zaman da yavaşlatıyor görsel bir takım dokunuşlarla. Metni ise aynen olduğu gibi kullanmış, dilde hiçbir modernleştirme yapmamış, sadece görsel bir takım yorumlar yapmış.

Michael Fassbender’i nasıl buldun ‘Macbeth’ rolünde?

Çok beğendim. Çok beğendiğim bir oyuncu zaten ve önlenemez bir yükselişi var. Çok film çekiyor, pek çok önemli filme, önemli seriye giriyor. İyi projeler seçiyor, Bond olma ihtimali var. ‘Slow West’/‘Sakin Batı’ da çok iyi film meselâ, şu an vizyonda olan diğer filmi. Destek de olmuş o filme, yapımcılık yapmış, çok anlamlı, iyi bir film. Entelektüel bir oyuncu yani iyi proje seçmesinden belli.

‘Lady Macbeth’ olarak Marion Cotillard nasıl sence?

Çok beğeniyorum Marion Cotillard’ı. Taxi’de (1998) gördüğümden beri beğeniyorum ki küçücük bir rolü vardı orada, gencecik bir kızdı. Parlayacağı da çok belliydi zaten. Küçücük sahnelerinde bile bir şey vardı, bir ruh. Sinemada öyle kadınları seviyorum ben.

“BAKIŞLARINDA, DURUŞUNDA BİR ZEKÂ BİR ZARAFET VAR, ÖZEL BİR AURA YAYIYOR. ÖYLE KADINLAR DAHA DEĞERLİ OLUYOR SİNEMADA, SIRF GÜZELLİKLE HALLOLAN BİR ŞEY DEĞİL O.”  

Marion Cotillard’ın küçücük bir resminde bile bana bir şey söyleyen bir duruşu var, dolayısıyla Lady Macbeth olarak da çok güzel olmuş. Hem en baştaki o kötücüllüğü, hem de sonra yavaş yavaş pişmanlığa doğru gidilen yolculuğu bu kadar kısa bir sürecin içerisinde verebilmek kolay bir şey değil. Ama Cotillard bunun altından çok kolay kalkıyor.

Oscar şanslarını nasıl görüyorsun filmin? Makyaj, kostüm ve müzikleri beğendim ben, sade ama güçlüydü.

Evet, teknik dallarda belki. Çok ihtişamlı sahneleri yok tasarım olarak, saraydı şatoydu çok az girmişler. İnsandan uzaklaşmamak istemiş aslında yönetmen, çok yakın yüzler var. Fırsat bulduğu her zaman yüzlere, gözlere yaklaşıyor.

Yönetmenin başka işlerini biliyor muyuz bu arada?

Bir tane filmi var bundan önce, yeni bir yönetmen aslında, Avustralyalı. İlk filmi de belli bir ilgi görmüş festivallerden ve şimdi burada bir çıkış yaptı. Bir oyun uyarlaması verdiler şimdi de ona, ‘Assassin’s Creed’, ünlü bir bilgisayar/video oyunu. Bir Orta Çağ savaşçısını anlatıyor ve orada da Michael Fassbender, Marion Cotillard’la çalışıyor yine.

Oo, aynı kadro!

Evet, bir üçlü oluşturdular sanki. Şu anda Malta’da çekiliyor film, ben de merakla bekliyorum, bildiğim bir oyundu çünkü. Aksiyonu da bol, dolayısıyla film de bir seriye dönüşecektir.

BİRAZ DA GENEL SORULAR

Son zamanlarda izleyip çok beğendiğin 1 yerli, 1 yabancı film?

Çok film izleyince hatlar karışıyor tabii. (Düşünüyor) Sinemada en son çok beğenerek çıktığım ‘Selma’/‘Özgürlük Yürüyüşü’ vardı, bayağı oldu tabii ama etkisi hala üzerimdedir. Martin Luther King çok değerli bir adamdı ve sinemaya pek hakkıyla uyarlanabilmiş bir yaşam değildi. Bütün bir biyografik film değildi ancak hayatının en önemli bölümü uyarlanmıştı. Çok değerli buldum, dünyanın çok özlediği bir lider tipini gösteriyordu. İnsanları sakinleştiren, barışçıl ve asla iktidarın ateşiyle yanıp tutuşmayan bir karakter. Bizim dünyaca öyle liderlere ihtiyacımız var, onu çok güzel gösteren bir filmdi. Son zamanlarda ise Cate Blanchett’in oynadığı ‘Truth’/’Gizli Dosya’ filmini çok beğenmiştim. Soru soran medyanın durdurulmaya çalışılması üzerine bir filmdi, belki çok duygusal bakıyoruz bugünlerde filmlere.

“NEFES ALMAYA MUHTACIZ VE SİNEMA BU KONUDA BİZE ÇOK EL UZATIYOR.”

Güncel çağrışımlarla okuyoruz ister istemez değil mi?

Evet, öyle tutunuyoruz. Her şey bizi o tarafa götürüyor. Nefes almaya muhtacız ve bazen sinema bize bu konuda çok el uzatıyor. Bu çok güzel bir şey. Ben Snoopy’i de çok beğendim meselâ o da bana çok nefes aldırdı. Sinemanın  en güzel tarafı da bu, bir terapi seansı gibi. Ben öyle görüyorum, o yüzden hep “hayatım film” diye yazıp duruyorum. Filmlere tutunarak büyüdük, filmlerle iyileşiyoruz.

 “SİNEMA BİR TERAPİ SEANSI GİBİ, FİLMLERE TUTUNUYORUZ, FİLMLERLE İYİLEŞİYORUZ.”

Son beğendiğin yerli?

En son izlediklerimden (düşünüyor) ‘Abluka’yı beğendim. Atmosferini çok sevdim, yapmaya çalıştığı şeyi çok takdir ettim Emin Alper’in. Böyle sinemacılara ihtiyacımız var genç nesilde ve çok fazla çıkartamıyoruz. Hep üstlerine basıyoruz ayrıksı fikirlerin, yönetmenlerin. Öyle bir sistemin içerisindeyiz ve istiyoruz ki birisi çığlık atsın. Film ‘kalan’ bir şey, dolayısıyla suya yazı yazanları değil günümüze ayna tutanları daha çok el üstünde tutmamız gerekiyor.

“BAZI GENÇ YÖNETMENLERİN TV DİZİSİNDEN FARKI OLMAYAN İŞLER YAPMALARINA KIZIYORUM VE ÜZÜLÜYORUM.”       

Sinemamızın bugünü şeklinde açar mısın? Yükselen film sayıları sayesinde gişede ve yapım ayağında bir bayram havası var ama ya içerik?

Bence ciddi sorunlar var. Eskiden imkânlar sınırlı diye çok şikâyet ediliyordu, 90’larda özellikle, bizler yeni girmişiz o zaman yazıyoruz-çiziyoruz vs. oralarda hep aynı şeyler söylenirdi, “imkân yok bizde”, “teknik imkânlarımız sınırlı”… Bunların hepsi çözüldü ki zaten de mesele o değildi aslında. Film çekmek her zaman zor tabii ki, şimdi de belli zorlukları var ama mesele önce kağıt üstünde bir fikri nasıl oluşturduğun, onu nasıl hikâyeleştirdiğin. Bizim her zaman sorunumuz bir story telling sorunuydu. Tekniği çözdüğümüz halde şimdi hala yaşadığımız sorun da bu. Bu sorunu çözmedikçe, istediğimiz kadar film çekelim, yılda 300 film de çeksek bir yere gidilmez.

SENARYO VE YÖNETMEN SORUNU

Nasıl düzelir?

İki ayağı var bunun; bir senaryo sorunu, bir de yönetmen sorunu. Yönetmenin kendini yetiştirmesi gerek, yeterince okuyup yeterince film izlemiyorlar bence. Çoğunun çok okumadığını düşünüyorum, okuyorlarsa da yanlış okuyorlar bazı şeyleri ya da belli şeylere takılı kalınmış. Hala Dostoyevski, çok önemli bir yazar tabii ama sırf Dostoyevski, sırf Camus ile olmaz. Dünyada yeni ne var, alternatif ne var bakmak lazım. Hikâye anlatıcıları sadece belli bir dönemde yaşayıp bitti mi yani? İlle çağdaş olmaları gerekmiyor ama bir yelpaze açmak lâzım, mesela Stefan Zweig, Virginia Woolf ne kadar okunuyor, ne kadar içselleştiriliyor? Yabancıları geçtim, bir Sait Faik ne kadar okunuyor? Onun üç dört sayfada hallediverdiği şeye biz ne kadar hakimiz elimizde kamera olmasına rağmen? Olay sadece görsellikle bitmiyor, öyle olsaydı bütün reklam yönetmenleri şahane film yönetmeni olurdu. Bu çok okumayla aşılabilecek bir şey.

“GÖRSEL DİLİ ÖĞRENMEK, HÂKİM OLMAK NİSPETEN KOLAY, ZOR OLAN ŞEY; KAFANIN İÇİNİ HİKÂYE ANLATMAYA TERBİYE ETMEK.”

Son zamanlarda fiyasko duygusuyla çıktığın yerli filme örnek?

Türk komedi filmlerinin çoğu bu duyguyu yaşatıyor bana. Biz çok iyi komedi çekebilen bir ülkeydik Yeşilçam zamanında, bunu ne ara kaybettik? Bu enteresan geliyor bana. Çok iyi mizah yazarlarımız vardı -Aziz Nesin, Sulhi Dölek gibi- ne oldu da mizah yapamaz olduk?

“SİHİRLİ KELİME: KALICI OLMAK”

Gişe rakamlarına bakınca çok başarılı o filmlerin bazıları, buna ne diyorsun?

Kalıcı olmak burada asıl mesele. Biz yirmi sene sonra bile Tosun Paşa’yı hala konuşuyor olacağız, herkes birbirine onun esprilerini anlatıyor olacak. Ben 10 yaşındaki oğluma Süt Kardeşler’i seyrettiriyorum ve çok eğleniyor. Peki biz yirmi yıl sonra Eyvah Eyvah’ı, Düğün Dernek’i, Recep İvedik’i bu şekilde izleyecek miyiz? Kalamayacak o filmler, istatistik olarak kalacaklar sadece. Cem Yılmaz’ın da bize dokunan filmleri kalacak, Herşey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz. Küçük adamın küçük trajedisi anlatılıyor çünkü o filmlerde. Böyle filmler insana daha çok dokunan filmler ve doğal olarak daha kalıcı oluyorlar. Diğer filmler istatistik olarak yer alacak, o zaman rekor ondaydı denecek ama sahneleri nasıldı hatırlanmayacak. Yani burada sihirli kelime ‘kalıcı’ olmak, nesillere kalmak. Sadri Alışık niye bu kadar seviliyor? Komedisinde de, dramında da yüreğimize dokunuyordu çünkü. Ben Cem Yılmaz olsam o damardan gider kalıcı olmaya oynardım, çünkü zaten o damarı kullanarak çıktı ortaya.

“DİZİ SEKTÖRÜ YERLİ SİNEMAYI KİLİTLEDİ. DRAM İHTİYACINI SÜREKLİ DİZİYLE KAPATIRSAN, İNSANLAR ARTIK SİNEMAYA DRAM İZLEMEYE GİTMEZ.”

Dramla gişe yapan, hatta artık bunu arayan-deneyen bile yok neredeyse…

Kendi kendini hapsetti sektör birkaç türe. Türk sinemasını yaşatmadılar. Dizi sektörü de kilitledi Türk sinemasını ki ben onu da çok tehlikeli buluyorum. İnsanın bir dram ihtiyacı vardır ve eğer sen bu ihtiyacı sürekli diziyle kapatırsan, o insanlar artık sinemaya dram izlemeye gitmez.

Çok önemli bir tespit bu!

Yani her gün her kanalda üç-dört saatlik dizilerle drama doyuyor seyirci ve televizyonda görmediği bir şeyi görmek istiyor artık sinemada. Televizyonda doyurucu bir komedi görmeyince de sinemada komediyi tercih ediyor. Dramatik bir şey izlemek istemiyor artık para verip. Yani diziler sinemayı çok kötü etkiliyor bizde. Amerika’da ise tam tersi; dizileri yükseltti orada sinema. Bayağı üç dört ciltlik roman okumuşsun tadı alabildiğin diziler yapılmaya başlandı, ağır dramlar -Breaking Bad, House of Cards, son dönem Narcos gibi. Bunlar sinemadan beslenen diziler. Bizde ise tam tersi, biz dizilerden beslenen sinemaya doğru gittik. Dizi oyuncularını, yönetmenlerini alıp film çektiriyor, dizi senaristlerine film yazdırıyoruz. O eller ister istemez TV alışkanlıklarını sinemaya taşıyorlar ve sinema dilini kaybediyoruz, dizi dili hâkim olmaya başlıyor. Dizi dilimiz de bozuk ve gittikçe bozuluyor ayrıca, çünkü 120 sayfalık senaryolar yazılıyor her hafta.

YEŞİLÇAM’DA NASILDI?           

Yeşilçam’da da sorunlar vardı ama yine de bir ülke sineması diyebileceğimiz bir ortak payda vardı. Geleneksel sinemacılar kuşağı gelince oturmuştu, Lütfi Akad’lar, Metin Erksan’lar, sonrasında Yılmaz Güney’ler, toplumsal filmler çekebilen, topluma ulaşan, bazı yaralara parmak basabilen filmler yaptılar ve o filmler hala yaşıyor. Bir Atıf Yılmaz yok şu an, onun gibi bir yönetmen yok. Ne yapıyordu, çok zorladığı filmleri de var ama dramatik yapıya çok uygun hikâye anlatan, derdi olan filmler yapıyordu. Atıf Yılmaz’ın ardından kadın sineması bitti neredeyse, o kadar az kadın öyküsü seyrediyoruz ki. ‘Ah Belinda’ gibi fantastik dokunuşlar içeren bir hikâye anlatıyordu meselâ ve seyirci bunu itmiyordu. Bu cesareti kaybetti sinemamız. Prestij işi yapalım diyen yapımcılar da azalıyor, BKM Silsile’yi (2014) yaptı meselâ, ne güzel dedim bir şehir filmi, şehir gerilimi. İyi yönetmenlik, iyi oyuncular, değişik hikâye. Ama ne oldu, seyirciden karşılık bulamayınca yapmamaya başladılar, garanti işlere yöneldiler.

O zaman demek ki yapımcılar sorumluluk taşıyacak, yılda 4 film çekiyorsa, bir tane de risk alacağı projeye girecek ve gişesiz olursa da üzülmeyip, sinemaya yatırım olarak görecek?

Evet, belli de olmaz ayrıca seyirciyi yakalayabilir de. Öyle bir hikâyedir ki belki bulacak onu seyirci bu sefer ve etkilenecek… Aşırı risk de taşımıyor ki böyle hikâyeler. İyi bir yönetmenle A’dan B’ye ulaşan bir hikâye anlatırsan seyirci zaten bir şey bulacaktır. Yavuz Turgul ‘Eşkıya’yı çektiğinde, kitabına çok uygun epik bir filmdi ve seyirci buldu onu. ‘Babam ve Oğlum’u seyirci buldu. Ama bozduk işte o seyirciyi.

“SON ON YILDA BOZDUK BİZ SEYİRCİYİ. NASIL BOZDUK? KOMEDİYE BOĞARAK BOZDUK, KORKU FİLMLERİNE BOĞARAK BOZDUK, TELEVİZYON DA BOZDU O SEYİRCİYİ.”

Bir de şu var, kadınlar yazıyor olsa bile kadınlara çalışmıyor bizde filmler. Ben buna çok şaşırıyorum meselâ. Kadınların kendi meselelerine daha güçlü bakabileceğini bekliyorsun, slogan atmak değil ama dirayetli, sağlam bir şey söyleyerek toplumdaki erkeğin kadına bakışına sert bir eleştiri getireceğini umuyorsun, fakat onlar da ehlileşmiş gibi şeyler yazıyorlar. Ben yazdığım senaryolarda çok dikkat ediyorum kadın karakterlerin güçlü olmasına meselâ, asla erkeğin güdümünde olmasınlar diye gayret ediyorum. Buna kadın yazarlar ne derece dikkat ediyorlar, ondan emin olamıyorum. Bunu bir şekilde sağlamak zorundayız, çünkü izlenen filmlerin bir tehlikesi var, insanlar kendilerini onaylayabilirler izledikleriyle. O yüzden Özcan Deniz’in, Mahzun Kırmızıgül’ün filmlerini de çok önemsiyorum, çünkü düzgün olmak zorundalar.

Tam burada gişe sorusuna bir ek; beğensinler-beğenmesinler gişede varlık gösteren yönetmenler arasında istikrarla dram çeken neredeyse tek yönetmen Mahzun Kırmızıgül…

Çünkü bir Doğulu bakışı. Ne anlatırsa anlatsın, şehirde geçen bir hikâye anlatsa da o dilin içine siniyor, ajite etmekten de kaçınmıyor. Ben ilk çıktığı zamandan beri çok önemsiyorum Mahzun Kırmızıgül’ü. Destek de oldum bir süre ama sinema eleştirmenlerinin en sevmediği şeylerden biri ajitasyondur filmlerde. Onu biraz kıssa, biraz kanırtmasa öykülerini, temalarını biraz sadeleştirse bence, bir şeye odaklanıp oradan yürüse, her filminde üç-beş şeyi birden anlatmaya çalışmasa… Senaryo derslerimde hep tekrarladığım şeydir; filmler bağırınca rahatsız eder, anlatacağı meseleyi bağırmadan anlatmalı film. Çok fazla dillendirmemeli mesajını. Sinema yapıyoruz, görsel dili kullanmalı…

“İNGİLİZCE BİLMEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMAZSIN, GÖRÜNTÜNÜN DİLİNİ DE BİLMEDEN ONU KULLANAMAZSIN, SİNEMA BÖYLE BİR ŞEY.”

Bir grup yabancıya özel bir gösterim yapacaksın ve günün sonunda diyeceksin ki “işte Türk sineması budur”… Hangi 5 film onlar?

Oo! ‘Vesikalı Yârim’i seçerim, benim için çok özel bir Lütfi Akad filmidir. Sevmek Zamanı’nı seçerim, yabancı bir göz için de güçlü bir film. Senaristliğimden gelen alışkanlıkla hep oyuncaklı senaryoları seviyorum ben, Atıf Yılmaz’ın ‘Adı Vasfiye’ öyle bir filmdir benim için, bir kadını çok farklı gören adamların hikâyesi. Daha yenilerden mutlaka bir Nuri Bilge Ceylan filmi koyarım, biraz gel-gitlerim var ama ‘Uzak’ en vurulduğum filmlerinden, o sanırım diğerlerinden önce geliyor benim için. Son olarak Yılmaz Güney’den ‘Umut’u koyardım. Hepsi çok üzgün oldu bu hikâyelerin ama ben öyleyim biraz, melankoli duygusuyla çok beslenen bir insanım. Komedi bir şey ararsak da ‘Şabanoğlu Şaban’ diyebilirim…

“ERTEM EĞİLMEZ KOMEDİLERİNİN YERİ ÇOK AYRIDIR, ONLARLA BÜYÜDÜK HEPİMİZ, ONLAR BİZİM GÜZEL GÜNLERİMİZ. HÂLÂ İZLER VE ÇOK GÜLERİM.”

Dünya yanıyor (diyelim) ve sadece beş filmi kurtarma hakkın var! Hangi 5 film onlar?

Öff, çok zor! Niye böyle şeyler soruyorsun? (Kahkahalar) Serbest çağrışımla seçeceğim o zaman. Costa-Gavras filmlerini çok zeverim, ‘Z’ (1969) meselâ. Çok yapmak istediğim tür bir film, dünyaya kazık çakmak öyle bir şey. Hitchcock bir tane ama hangisi yani şimdi? Bergman var, Scorsese var. Scorsese’den herhalde ‘Raging Bull’ (1980). Benim için ölümsüz önemde bir film, erkek dünyası nasıl bir şey, erkeğin kafası nasıl çalışıyor, olanca çıplaklığıyla anlatan, erkek seyirciyi de kendisiyle yüzleştiren bir film. Bergman’ın da ‘Yedinci Mühür’ü (1957). İnsanın ölümle ilişkisi üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olarak görüyorum. Sonra hafif görünür bazılarına ama ‘Scarface’ (1983), çok özel filmdir benim için, Brian De Palma’yı çok çok seviyorum. Scarface büyük bir trajedi, antikahramanlı en iyi filmlerden biridir bence, orijinali de güzeldir tabii ama De Palma’nınki çok stilize ve Al Pacino var -hayatımın oyuncusu- çok da üzülürüm ben Tony Montana’nın haline. Yani yüreğimi yakan filmler beni çok etkiliyor, zaman zaman gözümü de yaşartan filmler. Bu anlamda belki sinema tarihinde çok önemli yeri olmasa da ‘Fearless’ (1993), Peter Weir. Çok severim o filmi ve özlerim, her izlediğimde de ağlarım. Jeff Bridges şiir gibi oynar o filmde. Bir daha sorsan farklı bir 5 söyleyebilirim ama bunlar çıktı şu an.

Basın gösterimlerinde de ağlar mısın?

Ağlarım. Gözümün dolduğu çok film vardır, ‘Selma’ onlardan biri işte. ‘Fearless’, ‘Vesikali Yârim’, bunlarda hep ağlarım. ‘Babam ve Oğlum’… Bir de baba olduğum zamana denk gelmişti o ve bayağı kötü olmuştum. Çağan (Irmak) bayağı zorluyor zaten insanı ağlamaya, üç dört sahne üst üstedir meselâ o filmde, birine yakalanmazsan öbürüne muhakkak yakalanırsın. (Gülüyor) Bence bu çok değerli bir şey sinemada ağlıyor olabilmek. Bugünün seyircisini de yakalamak lâzım bu anlamda, bu duyguyu kaybetmemek lâzım.

Her şey gülmek değil yani…

Değil tabii. İnsanlıkla alâkalı bir şey bu ve biz bunu kaybediyoruz toplum olarak.

“HAYATIM SİNEMA”

Meslekte kaçıncı yılın bu arada?

2016’da 22 yıl olacak sinema eleştirmenliğinde.

Senaryo hayatın nasıl başladı?

Yazmakla çok ilgiliydim ilkokuldan itibaren, yazmanın içindeydim kendi kendime hep, hikâyeler, makale gibi şeylerle. Çok hayalpereset bir çocuktum zaten, hep hikâye düşünür hayaller kurardım. Hala da öyleyim, bunlar sayesinde yazıyorum. Dolayısıyla bir gün bu bende bir ihtiyaç olarak belirdi. Hayatı da bu kadar film seyretmek üzerine kurunca bir noktadan sonra insan ben de bir şeyler yapayım istiyor. 11 yıl önce bir senaryoyu denedim böylece, ‘Gece 11:45’ ilk senaryom. Ondan önce de zaten Yavuz Özkan’ın yönetmen yardımcılığını yapıyordum. Üniversiteden çıkınca hem eleştirmenliğe başladım, hem de işin mutfağını öğrenmek için Z1 Film Atölyesi’ne girdim.

90’larda efsaneydi Z1 Atölye…

Tabii, Yavuz Özkan orada çok güzel bir imkânlar demeti sundu bize. Birçok önemli ismi getirdi ve çok güzel bir eğitimden geçtik. Mülakatlarla girdik tabii, çok ince elenip sık dokunarak girilebiliyordu.

Şimdiki gibi yer gök kurs, atölye değildi zaten.

Tabii ve üstelik bunu ücretsiz yapıyordu Yavuz Özkan, çok idealist bir yaklaşımdı. O yüzden benim için çok önemlidir Yavuz Özkan. Senaryo dersleri gördük, ışık, kamera, kurgu, sinemaya dair ne varsa. Eleştirmenliği sürdürürken öyle bir eğitimden geçmek bana çok fayda sağladı. Ustalarla tanıştım, hatta Atif Yılmaz’ın bir projesine dahil oldum (‘Nihavent Mucize’), küçük de olsa o dönem onu yakaladım. Sonra Yavuz Özkan’ın birinci asistanlığını yaptım (‘Bir Erkeğin Anatomisi’), ne kadar çileli bir iş olduğunu gördüm sinemanın. Eleştirmenlikte o çileyi fark etmeyebiliyorsun, oturuyorsun yazıyorsun yapılmış filmi, bizim görevimiz o sonuçta. “Emek var, emek var” derler ya hep, ben o emeği biliyorum işte, işin mutfağında bulundum epeyi. Bir filmin başından sonuna kadar neler çekildiğinin çok net farkındayım. Ancak bu eleştirmeni ilgilendirmiyor, böyle de bir şey var. Tabii ki filmler büyük emeklerle çekiliyor ama her iş zor, önemli olan o işi hakkıyla yapıp yapamadığın.

“BENİM GÖRDÜĞÜM FİLMİ YÖNETMEN GÖREMİYOR OLABİLİR, BAŞKA TÜRLÜ YORUMLUYOR OLABİLİR, SENARİSTLİĞİN KADERİ BU BİRAZ.”

Kendin yazıp kendin çeksen?

Nuri Bilge (Ceylan) de bana hep bunu söyler, “Verme artık kendin çek”. Evet de çok zor bu hengame içerisinde. Türkiye’de yönetmenlik şöyle değil ki, sete gelirsin kendine ait işin vardır, diğer herkes de bir ucundan tutuyordur, bir profesyonellik bir endüstrileşme vardır, yönetmen sadece yaratıma odaklanır. Öyle değil, burada her şeyi yönetmen yapıyor, her şeyi kontrol etmek zorunda. Hiçbir şey yolunda gitmiyor ve her şeyi sana soruyorlar. Ben o trafikte yapabilir miyim bilmiyorum, belki deneyeceğim.

Bu sezon çekilecek senaryolarından da söz eder misin?

Biri bir aşk filmi, geçen sene çekilecekti aslında fakat bu yıla kaldı. Komedi bir aşk filmi, teknoloji de içeriyor biraz, sosyal medyalı. Diğeri ise Hülya Koçyiğit’e yazdığım bir senaryo.

Oo, sevgili Hülya Koçyiğit rejisör koltuğuna mı geçiyor?

Evet, ilk rejisörlüğü olacak Hülya hanımın. Çok da güzel bir hikâye, emekçi bir kadının hikâyesi. Son olarak başka bir senaryom daha bitti, kafamda dönüp duran bir hikâyeydi o da, zamanı gelince dökülüyor böyle, yoksa rahat etmiyor kafam. Mutsuz bir evliliğin üzerinden şimdiki medya düzenini eleştiren bir hikâye o da.

“FİLMLE BÜYÜMEK ÇOK SAĞLIKLI BİR ŞEY” 

Çocuklara filmler listeleri yapıyordun bir ara, çok güzeldi o, devam ediyor musun?

Evet. Ben çok film izledim çocukluğumda, o zamanlar bankaların çocuk filmi gösterimleri olurdu. Babam da çok film meraklısı olduğu için biz çok film izledik ailece, sinemaya çok gittik. Filmle büyümek çok sağlıklı bir şey. Ben kendi oğluma da çok izletiyorum şimdi ve ona filmlerle hayatı anlatmak gibi bir metot geliştirdim. Bir Film Sevdim blogumda yayınlıyorum o listeleri (birfilmsevdim.blogspot.com) ve çok ilgi gördü. Etrafımda çok anne var, çok soru geliyor, eşimin arkadaşlarında da aynı şekilde. 4-5 yaştan itibaren 12 yaşına kadarki süreçte çocuğa vicdanlı olmayı, iyi kalpli olmayı, hırsına yenilmemeyi, güçten zehirlenmemeyi filmlerle anlatıyorum. Her anne babanın önünü açacak bir şey bu. 10 yaşında çocuğunu alıp Recep İvedik’e götüren veliler var, olur mu hiç? Neler neler var onun izleyeceği, çocuk bunlarla büyürse başka bir çocuk olur. En önemlisi vicdanlı bir nesil yetiştirebilmemiz. Filmlerle, öykülerle, eserlerle bunu anlatıyorum ben çocuğuma, bizim görevimiz bu.

Büyürken izlediğin seni en çarpan bir film?

Fındıkzade’de yaşıyorduk, Aksaray Yıldız Sineması, Aksaray Kristal, Harbiye As, Konak, buralara çok giderdik. Büyük film olarak, ‘Grease’! 81 ya da 82 yılında, ailem ve arkadaşlarıyla kalabalık bir şekilde gidildi ve ben çok hızlı okuyamıyorum daha altyazıları (altyazılıydı) ama müzikal olduğu için neyse ki. Ve Olivia Newton-John benim ilk aşkım! Sarışın marışın, renkli gözlü filan, şarkılar markılar… Hemen vuruldum yani. (Kahkahalar) Sonundaki o derili kıyafeti filan, günlerce etkisinden kurtulamadım! O geceyi hiç unutamam. Sonra hep gittik, Jaws, Blues Brothers, Star Wars’lar, E.T.’ler.

ELEŞTİRİ HAYATINDAKİ REHBERLERİ

Atilla Dorsay tabii, sinema yazılarını özellikle okuduğum yazardı o. Bu mesleğe özenmeme sebep olan ilk isimdi. Sonra büyüdükçe Mehmet Açar, hala da yazılarını okuduğum ve çok keyif aldığım yazar oldu. Bu işte bana el veren insanlar oldular aynı zamanda. Mehmet Açar Sinema derigisinde kapılarını açtı bana, “yaz” dedi, yazdım, beğendi ve hemen koydu dergiye. Üniversite yeni bitmişti ve ilk yazım Sinema dergisinde çıktı. Sonra Atilla Dorsay yazılarımı okuduğunu, takip ettiğini söyledi. Benim için çok önemli referanslardı. Sonra Tuğrul Eryılmaz, hep iğneleyici konuşur ama (gülüyor) o kuşağın içinde büyümüş olmak çok değerli.

SOSYAL MEDYA VE ELEŞTİRİ      

Şimdilerde sosyal medyanın eleştiri kurumuna etkilerini nasıl değerlendiriyorsun?

Twitter bir noktaya kadar çok faydalı, hepimiz kullanıyoruz yazılarımızın linklerini duyurmak açısından, okunurluğumuzu artırmak açısından. Ama bazen ters bir etki de yaratıyor, “140 karakterde filmi gömmek” gibi bir yola doğru sürüklenenler var. Dikkat çekme yarışı, ilgi görme, RT (retweet) kazanma gibi hırslar sebep oluyor buna. Genç blogcular ya da mesleğe yeni yeni girmek isteyenler vs. ama özellikle bu işi ciddiye alanlar bu tuzağa düşmese daha iyi olur. Eğer 140 karakterde filme olan antipatsini yazacaksa da bunu bir yazıyla desteklemesi gerek sonrasında diye düşünüyorum. Yani o antipatiyi yaratan şeyin ne olduğunu belirtmeli, açmalı, anlatmalı. Diğer türlü -sadece dikkat çekmek için- zedeleyici ifadelerle filmin yaratıcılarına, emektarlarına ayıp etmemek gerektiğini düşünüyorum. Eleştirinin üslubu çok önemli. Ben üsluba hep dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Eleştiri deyince kodlar hep negatif bir de sanki bizde?

Evet ama tersi de aynı şekilde, sevdi mi de öyle seviyor ki, iki uç da abartıldı diye düşünüyorum. Geçmişine çok hakim olmayıp sinemayı 80’den sonrası olarak gören bir kesim var ki, önce yapılmış pek çok filmi bilmeden şimdi yapılmış bazı filmleri acayip ‘nirvana’lara ulaştırıyor. Ya da tam tersi, bazı değerli görebileceğimiz filmleri yerin dibine sokabiliyor. Bunlardan sıyrılabilmek için çok film izlenmesi gerekiyor ve tabii dile de hâkim olmak gerekiyor.

Geleneksel son sorum; sinemada başına gelen acayip bir şey?

Basın gösterimlerinden önceki hayatımda tek başıma çok giderdim sinemaya. Çünkü çok sessiz seyrederim, kimseyi istemem yanımda. Karımla bile film seyrederken konuşmam genelde, yorum yapmam. Telefonu sessize alıp susarım. Eskiden bir keresinde -Bakırköy 74’te galiba- yanıma bir adam oturmuştu ve filmde görünen her yazıyı okuyordu sesli bir şekilde; “bilmem ne restoran hmm” diye bir adam. (Kahkahalar) Bir keresinde de babamla ‘Kutsal Hazine Avcıları’na gitmiştik, yanımızdaki adam ikinci kere gelmiş ve ötekine devamlı konuşuyor, “Bak şimdi şu olacak, bak şimdi şöyle olacak”… Çok tepkiseldi o zamanlar seyirci, şimdi alışkın her şeye.

Vee Burak Göral’la seansımız burada biter sevgili Sinemaskop Randevular takipçisi. Senaryo, eleştiri ve sinemamızın bugünü üzerine çok önemli not biriktirdik. Bir sonraki randevuda yeni bir vizyon filmi ve bambaşka sinema tecrübeleriyle buluşmak üzere güzel seyirler herkese! 

Sevim Gözay – Nisan 2015

burak goral - Kopya (3)