Birol Güven’le Mandıra Filozofu seansı

FİLMİMİZ GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN KARARLAR ALMANIZA SEBEP OLABİLİR!”

Bu seansta konuğum Mandıra Filozofu filminin yapımcı senaristi Birol Güven. Filmin çekildiği Gökova’daki özel gösterime gitmeden hemen önce Üsküdar Bağlarbaşı’ndaki MinT Akademi’de buluşuyoruz. Güzel bir bahar sabahı, eski bir Rum ilkokulu olan akademinin avlusu çok huzurlu. Birol Bey çoktan bilgisayarının başında, akademi halkı kahve eşliğinde sabah sohbetinde. Bizim az şekerliler de geliyor ve işte kayıttayız…

afis_mandira filozofu

Nedir, nasıl bir filmdir Mandıra Filozofu?

Bu bir, hırslarımızdan arınma filmi. Yani bu dünyada çok küçük şeylerle uğraştığımızı anlatan bir film. Bizim filozofumuz diyor ki, zengin ve çok çalışkan bir işadamına, “Kaç iPhone’luk ömrünüz kaldı?” Çünkü bunu yapan Steve Jobs bile dört tane gördü, beşinciyi göremedi. Hatta ben filmden sonra bir şey buldum, ikinci filme onu koyacağım: Daha kaç dünya kupası görebilirsin? İkincisi daha güzel olacak. Çünkü biz bu filmde Mandıra Filozofu’nu kendi dünyasında gördük, Mandıra Filozofu 2 ise şehirde geçecek. Şehre gelip şehirle meselesini anlatacak. Ve biz bütün bu filmi ikinciyi çekebilmek için yaptık. Şehirle meselesini anlatabilmek için kendi dünyasını görmemiz lazımdı önce.

Ama nasıl güzel bir dünyadır! O kulübe, o inek, o buzağı, o sincap, o tavuk, o civcivler… Var mıydı o kulübe orada?

Yok, hepsini film için yaptık. Sanat grubumuz yaptı. Filmi, Gökova Çökertme’de çektik, Gökova filmi yani. Görüntü yönetmeni Selçuk Ekmekçiler. Bizim Seksenler dizisini çeken ekip. Zaten başrolümüzü oynayan Müfit Can Saçıntı Seksenler’in de yönetmeni. Küçük bir film yaptık biz. Film gibi film… Yanlış anlaşılmasın ama şu an vizyondakiler -Amerikan filmleri özellikle- bana bilgisayar oyunu gibi geliyor. Seyredemiyorum ben onları. 3D film seyredemiyorum, o gözlükleri takamıyorum falan. Bizim yaptığımız gibi şeyler bana film gibi geliyor. İtalyan sinemasını çok severim. Türk sinemasının bazı örneklerini çok severim. Müfit de öyle, ben de. Onlardan etkilendik. Bildiğimiz, eski usül sinema. Ben böyle filmleri seviyorum açıkçası.

En sevdiğiniz filmleri merak ettim şimdi, izleyip unutamadığınız 3 film?

Bazı filmleri tekrar izliyorum, ‘Cinema Paradiso’ gibi, ‘Bisiklet Hırsızları’ gibi, ‘Baba’ gibi. Klasik İtalyan filmlerinin hepsini sayabilirim.

FİKİR FİLMLERİNİ SEVİYORUM, PRODÜKSİYONDAN ETKİLENMİYORUM, OYUNCULUKTAN ÇOK ANLAMIYORUM. OYUNCULUK ÖDÜLLERİNİ FİLAN DA ÇÖZEMİYORUM. BUNU BİR EKSİKLİK OLARAK DA GÖRMÜYORUM.

Gerçeklik takıntım var, gerçeği çok seviyorum -çocuklarıma masal bile anlatamam- bir senaristin uydurduğu şeyleri sevmiyorum. Yaratıcılığa inanmıyorum. Kopyadır çünkü yaptığımız doğadan, hayattan. İyi bir senarist, iyi kopyalayandır. Ressamın da öyle olduğunu düşünüyorum. Van Gogh da öyledir, Monet de öyledir. Fikir filmlerini çok seviyorum o yüzden. ‘12 Kızgın Adam’ (‘12 Angry Man’) benim için en iyi senaryo filmidir. Bir numaradır. Senarist olduğum için böyle düşünüyorum tabii, senaryonun başrolde olduğu bir film.

“Yaratıcılığa inanmıyorum” görüşünüz çok elektrikli tabii. 1 milyon kızgın kişi yaratabilir, tüm dünya yaratıcılığa böylesine taparken…

Yaratıcılık diye bir şey yoktur, evet. Dünyada en yaratıcı diye gösterilen insanlar da aslında doğayı kopyalıyor. Ayçiçek tarlaları olmasa, tablosu olur mu? Hepsi hayatta var. Başarı, onları bulup filmin içine koyabilmek. Çok beğendiğimiz bir şiirde de öyle olmaz mı? “Aa, bunu ben de yazabilirdim”… Yakın gelir, sıcak gelir. Üf nereden ne bulmuş diye düşünmeyiz. En etkililer, en basitler belki de. Buna yaratıcılık diyorlarsa tamam. Terime karşı değilim, ama sonuçta doğada var o şey. Özgünlük iddiasını da komik buluyorum. Kim özgün? Yeşilçam olmasa biz bunları nasıl yaparız? İtalyan sineması olmasa Yeşilçam onları nasıl yapardı?

Sinema makinasını bulan adam(lar) var bir de… O da mı doğayı taklit?

İcat o. İcatlar da tembellikten çıkar. Dünyayı bu hale getiren icatların hepsini tembellere borçluyuz. Adam taşımaya üşendiği için tekerleği bulmuş. Tembel olmasa tekerleği bulamaz ki. Zekiler tembeldir. Adam araba kullanmaya üşendiği için uçağı bulmuş, falan. Bunlar özünde hep hayatı kolaylaştıran şeyler.

Bir dakka bir dakka, ‘Mandıra Filozofu’ aslında siz misiniz yoksa?

Tabii tabii, benim yaşamak istediğim hayat o. Ve aslında hepimizin yaşamak istediği hayat. Müfit Can Saçıntı da, dünyada buna en yakın oyuncu. Zaten bir başarı varsa, karaktere en yakın oyuncuyu seçebilmektir benim başarım. Ben genç oyuncularla tanıştığımda onun için şunu derim, “Allah hayırlı rol versin”… Rol, o kadar önemli ki.

Geçenlerde Fatma Girik’in 70 yaş demecine rastladım, “Hala hayatımın rolünü bekliyorum” diyordu…

Doğrudur. Gelmeyebilir hiçbir zaman. Hayat böyle. Belki de sen, dünyadaki en mutlu olacağın kişiyle hiç tanışmadan öleceksin.

Aa! Ama neden öyle diyorsunuz ki şimdi?!

(Kahkahalar) Ama olabilir. Ben öyle bir hikâye yazmıştım yıllar önce. Tanışsalar dünyanın en mutlu olacak çifti, her sabah işe beş dakika arayla gidiyorlar. Aynı otobüse biniyorlar. Ama biri sekizde, diğeri sekizi beş geçe biniyor. Ve ömür boyu hiç karşılaşmıyorlar. Böyle bir ihtimal var… Her yere uygulanabilir bu düşünce. O yüzden çok güzel bir laf vardır, “İdeallerini gerçekleştiremiyorsan, gerçeklerini idealleştir”… O yüzden gelen rolleri “bu bana en yakın roldür” diye görüp öyle oynamalı, ama seçici de olmak gerek tabii.

Ya siz? İdeallerini gerçekleştirenlerden misiniz, gerçeklerini idealleştirenlerden mi?

Ben şöyle yapıyorum, ben beklemiyorum. Gelen her rolü, hayatımın rolüymüş gibi oynamaya çalışıyorum. Yeni bir şey üretmeye çalışıyorum. Ama ben de aynı görüşteyim. Ben de daha yaptığımı düşünmüyorum yapmam gerekeni. O kesişmenin gerçekleştiğini düşünmüyorum. Ama gerçekleşeceğine de inanmıyorum. (Gülüyor)

Filmin, başkarakterler ilişkisi açısından Diyojen ile İskender’in hikâyesi olduğuna dair bir yorum okudum. Esinlendiniz mi?

Saygı duyuyorum ama yazarken öyle yazmadım. O hikâyeye de hakim değilim, iyi bilmiyorum. Ama anlam yükleme diye bir şey var sinemada. Seyreden ne yüklüyorsa odur. İtiraz edemeyiz. Değişik şeyler de duydum. Bir izleyici dost dedi ki mesela, aslında Cavit (Rasim Öztekin) ile Mustafaali (Müfit Can Saçıntı) aynı kişi dedi. Mesela bunu hiç düşünmemiştim ama olabilir. Siz yazıyor çekiyor bırakıyorsunuz, insanlar anlam yüklüyor. Bu film okuma, çok güzel bir şey. Ben hem şaşırıyorum, hem mutlu oluyorum.

İkincisi ne zaman geliyor?

Hemen. Birinciyi, ikinciyi çekmek için yaptık dediğim gibi. Bir kahraman ortaya çıkardık. Daha maceralara girmedik. Mandıra Filozofu, Cavit’in filmi aslında… Hayatı değişen, etkilenen işadamı karakteri çünkü bakıldığında.

Kadınlar da ayrı olay, Ayda Aksel – Ahu Sungur ikilisi özellikle de…

Evet, onlar o kadar komik olmasa film sıkıcı olabilirdi. Senaryo danışmanım Cem Başeskioğlu, “Birol, bu kadınların başına çok şey gelsin” dedi. Hem dostum, hem danışmanımdır. Ben yazarım, o eleştirir. Cem öyle deyince biz de abarttık, herşey geldi kadınların başına. Onlar da çok güzel oynadılar tabii.

“Eğlendirici olduğu kadar da düşündürücü” yorumları var bir de…

Bunda herkesin hakkı vardır. Bizim kendi aramızda hep konuştuğumuz konular çünkü bunlar. Para nedir? Ne kadar para lazım bir insana vb. Gülüp geçeceğimiz filmler vardır, güler geçersiniz. ‘Mandıra Filozofu’na da gülersiniz ama geçemezsiniz. Bir yere götürür, düşündürür ama ne düşündürür bilmiyorum. Filmimiz, geri dönüşü olmayan kararlar almanıza sebep olabilir.

“SİNEMANIN ÖNÜ ÇOK AÇIK”

Gişe rakamları itibarıyla ilkler yaşadığımız bir yıl. Düğün Dernek, Recep İvedik ve Eyvah Eyvah zirvesini ve Türk sinema sanayiini nasıl görüyorsunuz?

Bence bunlar nedir ki bu ülke için, bu ülke neler gördü. Sinema hala sıfır noktasında bence ve önü çok açık. 48 milyondan 50 milyona çıkmış da seviniyoruz. 80 milyonluk ülke bu…

“60’LI 70’Lİ YILLARDA MİLYONLARCA BİLET SATMIŞ BİR KÜLTÜRDEN GELİYORUZ. BU ÜLKE SİNEMA ÜLKESİ. ŞU ANKİ DURUMA SEVİNMEK İÇİN NEDEN YOK, ÇOK DAHA YÜKSEK OLMASI GEREKİR VE OLACAK.”

Bilet almasını bilen bir ülke bu. Hepimiz, bizden büyükler, bizler yazlık sinemalarda büyümüşüz. Bizim bilinçaltımız, bilinçüstümüz sinemanın ne olduğunu biliyor. Sadece kısa bir dönem o tahtı TV dizileri aldı ama ben şu anda onun tekrar değiştiğini düşünüyorum. Şu an 50 milyon bilet satılıyorsa eğer Türkiye’de, onun 100-150 milyon olması lazım. Çünkü mesela benim oğlum (16 yaşında) her filme gidiyor. İyi, kötü, yerli, yabancı herşeyi izliyor. Arkadaşları da öyle. Bazen şöyle diyorlar, “sinemaya gideceğiz ama yeni film yok, hepsini gördük”. Böyle bir nesil geliyor. Ben sinemanın önünün televizyondan daha açık olduğunu düşünüyorum.

Seyirci profilini mükemmel tarif ettiniz. Buna göre, 18+ verilen bir filmin gişede var olmasına imkân var mı?

Bizden örnek vereyim, filmimiz çok beğenildi. Etkisi müthiş. Fakat satılan biletlerin tamamı 30 yaş üstü. Biz uğraşa uğraşa belki, tahminlerimize göre 800 bin, 1 milyon arasında bitireceğiz gibi görünüyor. Şu anda 500 binler civarında dolanıyoruz. Eğer ki bizim filmimizi gençler izleseydi, 3-4 milyon olurdu. Ama gençlere hitap eden bir film gibi algılanmadı. Gençler gitse sever ama algısı öyle olamadı. İkinci filmi gençlere yönelik yapacağız şimdi.

“GİŞEDE BÜYÜK RAKAMLARA ULAŞABİLMENİN OLMAZSA OLMAZI GENÇLER. DOLAYISIYLA, BİR FİLMİN 18+ YEMESİ BAŞA GELEBİLECEK EN KÖTÜ ŞEYDİR.”

İnşaallah hiçbir film yemesin. Hepsinin gişesi yüksek olsun. Ama tabii neye göre veriliyor 18+ ya da 13+… Çok da bildiğim bir dünya değil. Kriterleri bilmek lazım.

Sistemin dayattığı bir sürü şeye karşı Mandıra Filozofu. Film ve dizi sektöründe karşı olduğunuz şeyler var mı sizin?

Karşı olduğum bir şey yok ama yayıncılık ilkelerimiz var bizim. Kendimiz için bir marka tanımı yaptık ve onun içinde kalmayı hedefliyoruz. Çünkü bunun da bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Nedir o tanım?

Türkiye’nin Disney’iyiz biz. Disney Amerika’da ne ise biz de onun çok küçük bir modeliyiz Türkiye’de. Yani bizim yaptığımız işleri çocukların erişebileceği yerlere koyabilirsiniz. Bizde seyirciye sürpriz yok, kötü bir şey olmaz, hastalık olmaz, şiddet olmaz, ölüm olmaz, bazı kelimeleri kullanmayız –intihar gibi- şakasını da yapmayız. Dolayısıyla, Amerikalıların Feel Good Movie dediği, seyrederken kendinizi iyi hissedeceğiniz Prime Time 1 işleri yapıyoruz. Gündelik hayatı anlatıyoruz, sıradan şeyler. Konularımız da film konusu değil, çünkü biz film yapmıyoruz aslında, önemsiz şeyler belgeseli yapıyoruz. Çok küçük şeyler. Eve fatura geliyor, musluk bozuluyor vb. Sıradan insanı televizyona çıkardık biz. Empati kurarak izlenme sebebimiz bu.

“BİZ TÜRKİYE’NİN DİSNEY’İYİZ, FİLMLERİMİZİ ÇOCUKLARIN ERİŞECEĞİ YERLERE KOYABİLİRSİNİZ.”

Favori aktör ve aktrisleriniz var mı?

Fikirlerden etkileniyorum ben, oyunculuklardan değil. Öyle bir fikir bulursunuz ki, herkes oynar. Ben ona inanıyorum. Hangi rolü hangi oyuncu oynar diye sormak lazım bence. Dünyanın en iyi oyuncusu Robert De Niro’dur da, Fısfıs İsmail’i bizim ambulans şoförü Süleyman oynar en iyi, gibi. Bu bir karşılaştırma değil tabii, hâşâ. İnsanlar aslında karakter seyrediyor. Stepler, bir o karakteri bulmak, iki o karakteri oynayacak oyuncuyu bulmak.

Bir test grubunuz var mı, yoksa içgüdülerinize göre mi seçip uyguluyorsunuz projeleri?      

İlk başladığımda -çok da eski değilim aslında, 2000’lerin başında başladım- herşeye kendim karar veriyordum. Şimdi ise, 20-30 kişiden oluşan senarist ağırlıklı bir masa burası. Herşeyi birlikte konuşuyoruz. Kalabalıklaştıkça da yavaşlıyoruz. Başta her aklıma geleni yapardım. Şimdi her aklıma geleni söylüyorum, karşı çıkıyorlar, yapamıyorum. Çok ses olunca daha yavaş ilerliyor hayat. Şeytanın avukatı çok burada… (Gülüyor)

Kolay vazgeçer misiniz?

Geçerim ama başlamadan vazgeçerim. Başladıktan sonra savaşırım. Vazgeçmek dünyanın en kolay şeyi, kolay bir seçenek.

Ne kadara mal oldu film? Bütçeniz ne kadardı?

2 milyon TL civarı. Filmde belki görünmeyebilir ama şehir dışında film çekmek biraz pahalı bir şey. Sezonda Bodrum’da çektik.

Kurtarır mı gişede 500 binler?

Kurtarır. Ondan sonrası kârımız olur. Kültür Bakanlığı’ndan da destek almıştık, şimdi onu geri ödeyeceğiz.

“GERÇEKLİK TAKINTIM VAR”

“Nesini sevdiler hiç anlamadım” dediğiniz büyük bir film var mı yakınlarda?

Gitmemişimdir o filme, o yüzden haksız eleştiri yapmayayım. İzlemediğim film çok. Korku filmi izlemem, bilimkurgu sevmem. Ama ‘Gravty’i çok sevdim. Tek sevdiğim uzay filmi! Çünkü tek gerçek uzay filmi, o yüzden de Oscar aldı.

“Nasıl göremediler bu filmdeki cevheri” dediğiniz bir yapım oldu mu peki, gölgede kalan?

Türk filmlerinden örnek vereyim, ‘Vavien’i çok beğendim, öldüm. ‘Bornova Bornova’ya bayıldım. ‘Bahtı Kara’ çok güzel bir filmdi. ‘Çoğunluk’ müthişti. Hem oyunculukları, hem hikâyelerini çok beğendim. Aa, bir de ‘Hatıra Defteri’nin (‘The Notebook’) senaryosuna bayıldım.

Son soru; ikinci filmde kadro yine aynı mı, yoksa farklı isimler görecek miyiz?

Patron senaryodur, cast’ı da o yapar. Senaryo söyler kimin oynaması gerektiğini. İyi cast’çı da o senaryonun söylediğini anlayan kişidir.

İşte öyle sevgili sinemaskop randevular takipçisi. Mandıra Filozofu derken hayat, sinema, televizyon, senaryo dersi dolu bir seans oldu. Dilerim benim kadar sevmişsinizdir. Gelecek seansta yeni bir vizyon filmi, yeni bir konuk ve yepyeni fikirler ve görüşlerle buluşmak üzere. Herkese iyi seyirler, iyi roller!            

Sevim Gözay – Nisan 2014

with birol guven_01