Ben en çok seni sevdim…

“Hayatta bir kere âşık olunur” lafına takılan var mı hâlâ bilmiyorum. Öyle yaban gibi sevmeyi ister hep de, beceremez şehirli kalp. Kişisel masumiyet müzelerimizin kapısı çoktan kırılmıştır ne de olsa. İlk öpücük, ilk kaçamak, ilk “Anne ben Sibel’lerde kalıyorum”larla gizli gizli özgürleşilmiştir. O ilk aşkın da üstünden traktör geçmiştir velhasıl. O ilk aşk ilk aşk değil ‘aşk’ bile değildir ya çoğu zaman. İlk depreşme. İlk karıncalanma belki sadece. Babaannemin üç çocuğu daha ölmüş meğer. Ben sadece birini biliyordum, dört-müş. İki de düşük, etti altı. Eskiler bizden iyi biliyor yaşama tutunmayı. Biz olsak kodeslik oluruz. Yaşasaydı doksanı geçmişti babaannem. Doksan yıl yaşamak isteyen kaç kişi var sahi aramızda? Becerebileceğini düşünen kaç kişi ya da? Elden ayaktan düşmeden gitmek değil mi hepimizin derdi. Uzun yaşamak için kendine iyi bakmak lazım ya zor olan o aslında. Sorumluluk taşımaya yanaşmıyoruz artık hiçbirimiz. Kolumuzun, bacağımızın, dizimizin, dişimizin sorumluluğunu taşımak bile ağır geliyor. Spor yapmak, erken yatmak, hafif yemek, tatlıdan uzak durmak, sebze meyveye gereken ehemmiyeti göstermek… Annemiz konuşuyormuş gibi öff-lemek geliyor di mi içimizden? Kopmak, sabahlamak, takılmak, keyif almak, an-ı yaşamak varken kim uğraşır düzgün yaşamakla? Azı karar çoğu zarar-mış. Tam bu zaman insanına göre lâf yani. Üstüne bastın ayağını kaldır. Köpeğim olmasa çoktan nalları dikmiştim ben açık söyleyeyim. Ya buhrandan ya kireçlenmeden giderdim. Hem terapistim hem fizyoterapistim o benim. Çayır çimen neymiş, gece gündüz, yaz kış, yağmur çamur demeden yürüyüş neymiş ondan öğrendim. Kendim için yapmaya üşendiğim ne varsa onun için yapar oldum. Ve öyle bir özgürlük ki köpekle sokağa çıkmak. Gece üç olsun isterse, vız gelir tırıs gider. Her yere gidebilir, her yana sapabilirsin, eğer yanında köpeğin varsa. Kolaysa yan baksın biri. Kız Arwen kız, ben en çok seni sevdim. Nasıl sevmem? En uzun ilişkim o benim. Şaka yapmıyorum, yedi buçuk yaşına geldi. Ama sor nasıl geldi?

7 yıl 6 ay önce…

Yıllar yılı bir kuçu sahibi olmayı istedim hatta içim gitti, kaç kere direkten döndüm ve… Ve bir türlü kendime güvenemedim. Ona hakkıyla bakabilecek, hayatımı ona göre düzenleyebilecek miydim? Diyelim ki becerdim, ya çabucak sıkılırsam? O evde beni bekliyor diye planlarımı iptal etmekten nefret edecek olursam? Uzun lafın kısası, onu canım kadar sevebilecek miydim? Yoksa maymun iştahlarımdan biri miydi bu da? Bu zor soruların cevaplarını veremediğim için, içim gittiği halde bir Alman kurdu sahibi olamadım yıllarca -kurt deyişi de tamamen amatörlük tabii, Alman çoban köpeği aslında. Halbuki ne çok istiyordum ayaklarımın dibinde bir çift dik kulak uyusun, beni kapıda görünce bir tül kuyruk sevinçten delirsin, gerekli gereksiz ağladığımda iki boncuk göz beni güldürmek için türlü şaklabanlık yapsın, sabah benden önce uyanan dört pati yanıma atlasın, sın da sın işte… Ne kadar da bencil istekler değil mi? Bütün bunları istiyordum ama “ona göre yaşayabilir miyim?” sorusuna takılıyordum. Gün oldu, devran döndü. Pireler berber, develer tellâl oldu. Ve sonunda benim de bir “Alman kurdu” bebeğim oldu. Eve gazeteler serildi. Her şey ufaklığa göre düzenlendi. Ve müjde, ben artık bir kız annesiyim! Güzel mi güzel, asil mi asil, boncuk mu boncuk, pati mi pati, kulak mı kulak, bir komik kuyruk dolanıyor ayaklarımın arasında. Terlikleri, mobilyaları, parmaklarımı kemiriyor, “sev beni, sev beni” diye çıldırıyor ve devamlı işiyor. Fakat biliyor musunuz hiç de korktuğum gibi değilmiş. Bunca zaman gözümde büyüttüğüme değmezmiş. Onun o mutlu küçük suratı her şeye değermiş. İnsan düşünüyor, “Ya hastalansa, ya gözümün önünde ateşler içinde yansa”… Nasıl dayanılır, nasıl? Çok geçmeden korktuğum başıma geldi. Minik kızım çok hasta. 24 saattir evden çok veterinerdeyiz. Doktor ablası iki patinin üstünü de tıraşlayıp iğneler taktı. Kan aldı, serum verdi. Kusmayı, ishali dindirmeye çalışıyoruz. Bu ikinci gün… Kızım hâlâ ateşler içinde. Ben bu yazıyı yazarken sekiz haftalık ve altı kiloluk güzel prensesim bir ateş topu gibi kucağımda yanıyor. Arada seğirmeler geliyor, acıklı sesler çıkarıyor. Sonra derin bi nefes alıyor, enerjisini toplayıp dünyanın en muhtaç gözleriyle bana bakıyor. Ayacığındaki bandajı kemirmeye çalışıyor. Ama çabucak yorgun düşüp uykuya teslim oluyor. Nasıl dayanıyorum bilmiyorum. Ama benim kızım güçlü… Beni yalnız bırakmıyor. Biliyor ki, bu yazının her harfi onun için bir dua. O minik ama kuvvetli vücudu bütün düşmanlarını yenecek… Ve Arwen’im zımba gibi kalkacak ayağa… 2007 biterken yeni yıl dileklerimiz koca bir deniz oldu. Ama benim tek dileğim, kızımın cıvıldayan gözleri… Bana yeniden mutlu baksın başka bir şey istemiyorum.

Haziran, 2015

Ya işte ne badireler atlattık biz beraber. Daha da neler neler. Demek ki sevgi neymiş, sevgi emekmiş. Boş yere demiyorum en uzun ilişkim diye. Hani diyorlar ya “karşılıksız sevgi” filân, hiç öyle değil o işler. Maddi manevi veriyorsun. Kolay değil bir canın sorumluluğunu üstlenmek. Ha bak meselâ, “Aşk çok güzeldir ama bulması zordur, tıpkı elmas gibi” yazmış bir twitter bilgini. Hastasıyım. Günümüzde aşk daha ziyade köpek yavrusu gibi oysa. Bulur bulmaz mıncıklamaya, alıp eve götürmeye deli oluyor herkes. Fakat halıya işediği ilk anda kapının önüne koyuluveriyor. Niye? Kimsenin kimseye tahammülü yok çünkü. Herkes en çok egosunu –ya da halısını- seviyor. Sosyal medyalarda böyle allamalar pullamalar kabak tadı verdi o yüzden. Gereğinden fazla yüceltildiğini de hepimiz biliyoruzdur artık herhalde. Her seferinde ama her seferinde, “daha önce hiç bu kadar…” dediğimiz bir şey sonuçta aşk. Duygularla hormonlar aşırı karışıyor çağımızda. Derken, gece yarısı kanepeye yerleşmelik bir filme rastlıyorum. 17’inci yüzyılda geçiyor olay. “Aşk, genç köylüler ile bakirelerin aklını meşgul eden bir efsanedir” diyor adam. Kendinden gayet emin. Uykum kaçıyor. Julie Delphy var başrolde, ‘Kontes’ (2009). O lâfı eden adam da kontesin genç aşığının soylu babası. Vur dedik öldürdün be adam. İnsan ol biraz. Ama iyi de oldu. Hazır yaz güneşi içimizi kıpraştırırken gölgede düşünmelik efsane bir cümle. Benden selâm söyleyin yaz aşklarına.

Sevim  Gözay – OT Dergi