Ayşe Tolga’yla Kadın İşi seansı

“NAMUSLU BİR OYUNCU OLARAK GÖRÜYORUM KENDİMİ”

Bugünkü sinema arkadaşım, fenomen dizi Seksenler’de Gülden karakterini canlandıran oyuncu Ayşe Tolga. Sıradışı bir yerli yapım olarak göze çarpan ‘Kadın İşi’ filmini izlemeye gidiyoruz birlikte. Fuaye büfesinin patlamış mısırını beğenmiyoruz, “hiç de sinema mısırı değil, ellerimiz bile yağlanmıyor!” diye söyleniyoruz. Onun saçı, bunun kostümü derken konuşa konuşa izliyoruz filmi. Şarkılı sekanslara denk getirmeye özen göstererek yapıyoruz tabii bunu. Çıkışta, zincir kahvecilerden birinde bulduğumuz boş bir masaya yerleşiyoruz ve o havuçlu kekini yerken ben de kayıt diyorum…

afis_kadin isi miniNasıl buldun Kadın İşi’ni?

Son zamanlarda Türk sinemasında böyle farklı türlerin çıkması güzel. Eskiden çok az film çekiliyordu. Şimdi romantik komedi, korku vb. derken daha bir sektör oluyor gibi. “Kadın İşi” de sanki böyle hafif polisiye ama komedi, bir boşluğu kapatacak gibi gelmişti bana ama maalesef senaryoyu hiç beğenmedim. Oyunculuklarla ilgili bir problem yok, oyuncular başarılı. İşlerini en iyi şekilde yapmaya çalışmışlar. Ama her şeyden önce senaryonun ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlamış olduk. Rejiyi de açıkçası beğenmedim. İsterdim ki daha kaliteli bir yapımla karşılaşayım, insanın morali bozuluyor. Çünkü sinemaya gitmek çok değerli benim için, vaktim çok önemli. Evde oturup laptop’ta DVD izlemek istemiyorum ama sinema perdesinde görmeye de değmesi lazım.

Sarıyoruz o halde en başa; ilk nerede, ne zaman gittin sinemaya?

Acıbadem’de geçti çocukluğum. Orada Kadıköy’de, bir bankanındı galiba, haftasonu çocuk sineması oluyordu. Süreyya Sineması’nda seyrettiğimi hatırlıyorum. Bir çizgi film…

Çok ama çok etkilendiğin ilk film?

Grease müzikali. Harbiye’de gitmiştim, 11 ya da 12 yaşındaydım. Acayip beğendim, boyuna Pink Ladies resimleri çiziyordum! Kendimi Pink Ladies zannediyordum o deri ceketli, havalı kızlar vardı ya, öyle bir tribe girmiştim. Ailemle gittiğimi hatırlıyorum, jeneriğini hiç unutmuyorum. O güzel animasyon jeneriğindeki müziği çok güzeldi…

Şimdiye kadar izlediğin en dramatik film?

Babil, Babam ve Oğlum, Gelibolu… Çocukluğumda seyretmiştim, hatta müziği de Albinoni’nin Adagio’su. Çok acıklı bir filmdir bana göre. Çocukluğum bayağı etkisinde kalarak geçmiştir. Schindler’in Listesi… O da acıklı.

En romantik film?

Baz Luhrmann’ın Romeo ve Juliet’i diyebilirim, iyi bir adaptasyondu. Eski filmler güzel galiba, eski aşk filmleri ama Fransızlar! Bir Kadın Bir Erkek, çok romantik bir filmdi. Before Sunrise (Gün Doğmadan), Before Sunset (Gün Batmadan), iki tane çektiler ya ondan… İlki çok güzel filmdi, ikincisi özellikle çok romantik. İlkinde bir trende karşılaşıyorlar, çok güzel. İkincisinin bir final sahnesi vardır, tüylerim diken diken oluyor hala.

Sence sinemanın en yakışıklı 3 adamı?

Cary Grant, kesinlikle ve George Clooney, Robert Redford.

Sinemanın en güzel kadını?

Grace Kelly! Şüphesiz. Kusursuz… Charlize Theron, inanılmaz güzel bence. Winona Ryder’ı çok beğenirim. Çok tatlıdır, çok bebektir, neden öyle kopup gitti hiç anlamadım. Ava Gardner! Âşık olarak büyüdüm kadına, bildiğin âşık… Eski kadınlar daha güzeldi bence. Julia Roberts bana göre değil mesela, benim güzelim değil.

Acil durumlarda izlenecek kurtarıcı filmlerin?

Tatil! Jude Law-Cameron Diaz… Ben öyle filmlerle rahatlıyorum, Jude Law orada o kadar tatlı ki, İngiliz centilmeni olarak. Çok şekerler. O benim gerçekten kurtarıcı filmim. Çizgi film çok severim, çok iyi bir arşivim var çocukluğumdan beri biriktirdiğim. Miyazaki filmlerini çok severim, Spirited Away (Ruhların Kaçışı), Kırmızı Balık Ponyo! Müzikal seyretmeyi çok severim, eskilerin müzikallerine bayılırım. Kiss Me Kate, Singing In The Rain, The Sound Of Music çocukluğumun filmleri… Hep seyrederim.

Özellikle müziği için izlediğin filmler?

Bir aralar Blue’yu çok fazla izliyordum (Kieslowski). Blue, Red, White hepsi çok güzeldi. Keşfedilmeden ve bozulmadan önce Goran Bregovic… Kraliçe Margot! Onun müzikleri inanılmazdır gerçekten, hele Ofra Haza’nın söylediği bir şarkı vardı ki. Yağmurdan Önce sonra… Balkan sineması çok seviyorum ben, müziklerini de çok seviyorum.

Bir erkek seni sinemaya davet ettiğinde ne düşünürsün?

İlk date’imse… Kırklı yaşlarda –şu an 40 yaşındayım- bir erkeğin ilk date olarak seni sinemaya davet etmesi pek de hoş bir şey değil. Biraz o kişiyi tanımak, onunla vakit geçirmek isterim. Karanlık bir yerde ekrana bakmak istemem, onun gözlerine bakmak ve konuşmak isterim. O yüzden benden sıkıldığını gösterir sinemaya davet etmesi! (Kahkahalar) Ne yapacağını bilmediğini gösterir, o yüzden istemem. İlişki bir yere geldikten sonra sinemaya gitmek güzel. Konforlu bir alan, çok özel bir şey bence onu paylaşmak, tanıdık olduğunu gösterir artık. Eskiden çok giderdim tabii öğrenciyken, ama başka biryer yoktu ki gidecek. Elele tutuşabiliyorsun falan, çok büyük heyecan.

İdeal “date” filmi hangisi olabilir peki?

Aa, çok güzel! Ne olur biliyor musun, A Good Year (İyi Bir Yıl). Böyle güzel derinden de mesaj veriyor ama adamın gözünden veriyor hani (Kahkahalar). Bir erkeğin âşık olması, tatlı bir kız falan, adamın dönüşüm hikâyesi. Güzel bir film bence o yüzden.

Kendine en yakın bulduğun, “benim gibi oynuyor” dediğin oyuncu?

Penélope Cruz.

Neden?

Aslında Penélope’nin oyunculuğundan ziyade ben Juliette Binoche’un oyunculuğunu kendime benzetirim. Stüdyo Oyuncuları’ndanım ben, Şahika Tekand’dan. Daha metod oyunculuğu ve Actor Studio yokken, Eric Morris lafı edilmezken bu kadar Türkiye’de, biz Eric Morris’i 92’lerde falan çalışıyorduk Şahika’yla. Oralardan, o ekolden geliyorum. Kendimi de o yüzden iddiasız oyunculuk yapmaya çalışan, virtüözite kaygısı olmayan, namuslu bir oyuncu olarak görüyorum. Penélope (Cruz) biraz daha rol modelim benim. Onun canlandırabildiği kadar geniş bir scalada işlerde yer almak isterdim.

Ne demektir “namuslu oyuncu”?

Namuslu oyuncu derken, derdi aktörlükten başka bir şey olmayan, sahnede veya kamera önünde tekniğini konuşturmadan, sadece “olmak” ile ilgilenen oyunculardan bahsediyorum…

Bugüne kadar sinemada başına gelen en kötü şey?

Ee… Bir ilaç kullanıyordum, bağırsaklarım fena çalışıyor, Alkazar Sineması’ndaydım. Arada, salondan çıkıp tuvalete gitmem gerekiyor. Ama tuvaletler kapanmış! Işıklar karanlık ve hayatta görebileceğin en kötü sinema anım o benim. İki kat aşağıda cafe vardı, zar zor oraya indim ama yani sana anlatamam… Dumb & Dumber’daki Jim Carrey gibiydim!

İşte böyle sevgili Sinemaskop Randevular takipçisi. Ayşe Tolga ile seansımızdan not etmelik bir sürü film ve müzik çıktı, ne mutlu! Haftaya heyecan verici bir başka konukla yepyeni bir sinema randevusunda buluşmak üzere… İyi seyirler.

Sevim Gözay – Nisan 2014

with ayse tolga 02